Menü
Sepetin
200 TL ve Üzeri  Siparişleriniz de Anında Sepette %10 İndirim.Özel projeleriniz için iletişime geçebilirsiniz..

Sanata Yaklaşımlar

    RESSAMLAR


    Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır. Herkesin bir derdi, fikirleri. Ve bir de bunları anlatma şekli. Kimi bağırır çağırır, kimi şiir yazar, kimi şarkı söyler. Kimi de fırçayla, boyayla, kalemle anlatır içindekileri beyaz kağıda. İşte onlar ressamlar… Çizgilere, renklere, doğaya, duygulara aşık çılgın insanlar.İçlerinden resim yapmak geldi mi, durdurabilene aşk olsun. Papirüsler, tuallerden önce taşlar, kayalar, mağara duvarlarına çizdiler anlatmak istediklerini. Tarihe tanıklık ederken, tarihi ta günümüze ulaştırdılar. Krallara kurban edilen insanları, hayvanların ilk insanlar için önemini, nasıl yaşadıklarını onlardan öğrendik.


    Ressamlar, en iyi dostları renkler ve boyalar… Bizim bulanıklaştırdığımız hayatlarımızı tablolarıyla renklendiren, unuttuklarımızı hatırlatan insanlar.  Hepsi farklı bir heyecan yaşar içlerinde, o paleti ellerine alıp, fırçayı renge buladığında, tual onlar için sonsuz bir derya olur onlar için. Çiz çizebildiğin, git gidebildiğin kadar.


    Renklerin çocukları, resimlere aşık deli insanlar. Olmasalardı unutabilirdik bir kızın kara gözlerinin güzelliğini, dağların dik yamaçlarına vuran güneş ışıklarının parıltısını, hayatın renginin aslında gerçekten renkler olduğunu. Kuşları, gelincikleri, papatyaları, doğayı, insanları unutabilirdik, güzel tablolarını soğuk duvarlarda görmeseydik.


    Ressamlar… Sağ olasıcalar…



   MELODİLER AHENGİ  


   21. yüzyıla kadar değeri bilinmeden sürdürülmüştür sanat. Nice ressamlar gizli çalışmalar yapmış, nice bestekarlar saklı odalarda notalarla arkadaş olmuştur... Düşünün ki şu anda ne renkli ne değişik eserler gün yüzüne bile çıkamamıştır. Hatta sanatçı o kadar zor koşullarda çalışmış ve eserler meydana getirebilmiştir ki parasızlıktan tablolarını yakan ünlü ressam bugün dilden dile anlatılmaktadır.


    Günümüzde ise sanata ve sanatçıya verilen değer önemli miktarda değişim göstermiş, insanlar sanatı "boş işler" olarak değil, sanatçının insanı ve dünyayı anlatma çabası olduğunu anlamaya başlamıştır. Bu değişime sanat eserleri de ayrı bir tepki vermiş, sanki mutluluklarını dile getirircesine renkler bir başka güzel , melodiler bir başka ahenkli hal almıştır.




    MİHRAP


    Bir kağıt, bir kalem,bir makineyle ne anlatılabilir?Bir mektuba,bir tuvale kaç ömür sığdırılabilir?Tüm buı soruların cevabını verebilmek için dokunmak ve hissetmek gerekir.Bir boyaya,bir tuvale dokunmadan belki de taze kağıt kokusunu içinize çekmeden nasıl hissedebiliriz onun bize anlattıklarını?


    Tarih boyunca kabul edilmemiş onca ressam ve eser olmuştur.Tartışmalara yol açan belki onlarca eserden sadece bir tanesidir Mihrap.Osman Hamdi Bey’in kayıp tablosunda başı açık bir kadın, mihraba arkasını dönmüş bir rahleye dimdik oturmuştur..Ayaklarının altında Kuran rastgele saçılmıştır.Büyük sedef kakmalı rahleye sımsıkı tutunan kadın başı dik bir şekilde bakmaktadır.


    Müslümanların namaz kılarken önünde saf tuttuğu kıble yönündeki duvarın ortasında bulunan girintili mermere,kötü düşünce ve arzularla savaş yeri kabul edilen mihraba, sırt dönen kadının dik duruşu bir başkaldırış mıdır?Kimilerine höre dini kitapların yere saçılması dini baskılara karşı bir dik duruştur.Kimilerine göre de kadının statüsünü simgeler.Öyledir ya kimi ‘’din düşünürleri’’kadınla şeytanı eş değer tutar.


   İnancı aşalayıcı olduğu düşünülen bu komposizyonu oluştururken amacı bambaşkaydı belki de sanatçının.Bir eserin temel İslami ögeleri içinde barındırabilmesi,dine karşı değil de ‘din’ci olduğunu söyleyen ama dinle alakasız davrananlara karşı bir duruş olamaz mı? Nefsini yenmen gereken yer mihraba tüm kötü niyetleriyle gelip secde edenlere sırt dönüştür belki.




  MİLENYUMDAN SONRA FOTOĞRAFÇILIK


   Günümüz teknolojisinde fotoğrafçılık artık bir sanat dalı olmaktan çıkıp daha çok her kezin elinde gezdirdiği ve bilmem kaç mega piksel telefonlarıyla fotoğraf çekme yöntemine döndü.İnsanlar kendi elleriyle fotoğraf sanatçılığını bitirdi.Halbuki fotoğraf sanatçılığı nasıl güzel nasıl emek harcanan bir sanat dalıydı , öyle ki çocukluğumuzda bir kartpostal geldiğinde üzerindeki resme hayranlıkla saatlerce bakar böyle güzel yerler var mı diye geçirirdik içimizden.Şimdilerde ise elinde mega pikseli ve çözünürlüğü yüksek bir telefonu olan her kişi aynı resmi aynı şekilde çekebilmekte.Oysaki fotoğraf sanatçısı fotoğrafını çekerken dakikalarca ayar yapar ışık düzeneğini kurar ve en son olarak ta fotoğrafı çeker , tabi ki bu sadece çekim aşamasındaki güçlükler asıl yükün ağırlığı fotoğrafın banyo edilip seyre hazır gelme aşamasında , çünkü fotoğrafın yanma riski renk uyumundaki cansızlık riski ve daha ne riskler. Fotoğraf sanatçılarının değerleri bilinmeli ve emeğe saygı duyulmalı.


    Duygularını bir sayfayla gördüklerini bir deklanşörle,günahlarını secdeyle yenememiş olanlar,bizler şimid dokunamadığımız ‘Mihrap’ı sonsuza dek anlayamayacağız.




  NAŞİR NEDİR?


  Elimizden geldiğince, şiir karalama alışkanlığı da vermek üzere, provokatif yazıyoruz. Mümkün olduğunca da nezaket sınırları içinde ve politik tabanlı. Yani yazsınlar, üretsinler; erdemli olsunlar, birbirlerini kırmasınlar; egolarını yensinler öncelikle diye. Böylesi bir amaç; nasıl küçümsensin? 


  Çoğu paylaşımcı; şair olmanın ’narşir’, yani ’narsist şair’ olduğunu zanneder. Yani yazarken o, elbette kendisidir; ama okunurken o, artık toplumun bir ferdidir; gizlice de gözetlemektedir; yapıtının ışık saçıp saçmadığını algılamak için geri dönüşlerden. 


  Kendini öne çıkarmanın analizini yapıp, geri planda bırakmanın sentezini vermeye çalışıyoruz bu nedenle yazılarımızda.. Tüm bunlarla ilgisi ne, yazdıklarımın? Çünkü aydın olmanın misyonu, insanın kendi gönenciyle uyuşmuyor; toplum için yazdığının bilincinde olmalılar; onlara beğendirebilmelidirler yaptıklarını. O nedenle geniş kapsamlı bu misyon içindeyiz. 


  Sizler de sayfanızda bol bol yazınız lütfen, karalayınız; çünkü bu sayfalar, birikimlerimizi yaymak için bir fırsattır; gelişen kalemler olarak hepimiz eşitiz. Kimsenin, diğerinden aşağı kalır yanı da yok; yazmanız, okurlarınıza değer verdiğinizi göstergesi değil miydi zaten? Elbette ki içimizde farklıyız; biri iki kar gönenir, diğeri gücenir durur. Biri yazdıkça mutludur, diğeri okundukça. 


  Ama kendi beğenilerimizin arkada bırakıldığı; şairlik narşizminin, topluma yansıtılmaması, özgün buluşlar için bir tetikleyici olmaktan öteye gitmesine de izin verilmemesi gerektiği demlere gelmeliyiz. Yoksa yıllardır yazmanın, kendi kalemimize iksir olmamasını, kalemimizin ucunu bileğlenmemesini nasıl açıklarız? 


Bir ressama ilham verebiecek tablolar www.canvasci.com adresinde sizlerle.




   YOKSA SİZ HALA GÖRMEDİNİZ Mİ ?   


   Teknolojinin hızla ilerlemesi birçok alanda olduğu gibi fotoğrafçılıkta da birçok kişinin amatör veya profesyonel olarak ilerleme kaydetmesini sağlıyor. Giderek yaygınlaşan bir aktivite haline gelen fotoğraf neredeyse hayatımızın artık vazgeçilemez bir parçası. Bu çizgide ülke ve dünya fotoğraf yaşamının hafızası ayrıca kültürel bir kimlik niteliği ile Türkiye’de bir ilk.  Ulusal fotoğraf müzesi ve Fotoğraf Kitaplığı. 150 yıllık tarihi geçmişe sahip bir binada, sanat severlerin  emekleriyle kurulmuş. Anadolu’nun köklü kültürü olan ’imece’ yöntemi ile meydana getirilmiş bir proje. Müze Cumhuriyet tarihinde de bir ilk olmasından dolayı sanat adına oldukça önemli bir adım. Üstelik çokta genç bir müze. 2004 yılında kitaplık kısmı 2006’da ise; 2 sergi ve makine teknolojisi salonu kuruluyor. Bu yapı genç olmasına rağmen barındırdığı tarih çok önemli ve köklü.


   Balıkesir’de yer alan Müzenin tarihi bir yapı içersinde kurulması ise dünyadaki örneklerine nazaran taşıdığı misyona farklı bir anlam kazandırmış. Müze binasının tarihi serüvenide oldukça ilginç: 1903 te yapı Simyadı Horolomba adlı bir Yahudi tüccardan 2. kolordu askeri birliğince alınır ve 1948 yılına kadar hem askeri şube hemde mühimmat deposu olarak kuva-i milliye mücadelesinde ve Çanakkale savaşlarında önemli bir rol oynar.1933’te Ali Hikmet paşa önderliğinde Balıkesir’de kurulmuş olan “Yoksulları Gözetme Cemiyetine” 1948 yılında devir edilir ve uzun yıllar boyunca cemiyet bu binada hizmetlerini yürütür.1998 yılında cemiyetin binayı terk etmesinden sonra Balıkesir Fotoğraf Sanatı Derneğine verilir.


   BASAF’ da Türkiye de fotoğraf ve fotoğrafçılık ile alakalı basılmış kitapların % 70 ine sahip M. Emin Tan fotoğraf kitaplığı ve ardından da 19 Mayıs da açılışının gerçekleştirildiği 21.yüzyıl müzeciliğinin en iyi örneklerinden olan bu müzeyi açar. Fotoğraf veya tarihe meraklı biriyseniz kesinlikle burayı görmelisiniz.




   POP-ART


   Pop-art  bir 20. yy. Amerikan ve İngiliz sanat akımı… Pop-art deyince aklınıza Andy  Warhol’un yaptığı “ Marilyn’ler” adlı eseri  geliyor değil mi? Evet, size katılıyorum.Pop-art soyut dışavurumculuğa tepki gösteren genç sanatçıların yarattığı bir akımdır.Oldukça çılgın bir o kadar da zor bir sanat akımıdır.Zor diyorum  çünkü herkes yapabilseydi bir sanat akımı olmazdı değil mi? Bu sanatta popüler kültür imgeleri kişisellikten arındırılmış bir şekilde sunulur;  örnek alınan modellerin anonim kimliklerinden çok uzaklaşılmaz.


   Ülkemizde ise pop-art sanat akımı Ümit Bilgen (1979) ile başlamıştır.Hatta Ümit Bilgen, bir  ilke imza atarak çoğul renklerden ziyade daha sade ve simetrik renkler olan siyah ve beyazı kullanarak sıradışılığını yansıtmıştır.


   Dilerim ki ülkemizde daha nice Ümit Bilgen’ler yetişsin.Kullanımın aksine sıradışılığa başvurulsun, kabuklardan sıyrınılsın.Çünkü buna ülke olarak ihtiyacımız var.Sanata ihtiyacımız var…


   RENE MAGRİTTE


   Rene Magritte, 1898’de dünyaya gelmiş Belçikalı sürrealist ressamdır. Babası terzi, annesiyse kadın şapkacısı olan ressam, ailesinin en küçük çocuğudur. Resimle uğraşmadan evvel, bir duvar kağıdı fabrikasında çalışmış, daha sonra  reklamcılık ve afiş tasarımcılığı gibi işlerle uğraşmıştır.


   Bir pipoyu, mümkün olabilecek en gerçekçi şekilde çizdikten sonra altına “bu bir pipo değildir” diye yazması, onun sanat anlayışı hakkındaki en sağlam ipucunu vermektedir. Çünkü cümle yanlış gibi görünse de doğrudur; o pipo değil, bir resimdir. Magritte’nin sanat anlayışı böyledir, gayet gerçekçi sayılabilecek bir plastik üslupla resim-dil-anlatım üçgenini sorgulamıştır.mMagritte'in bize göstermeye çalıştığı, gerçekçi sanata ne kadar yaklaşılırsa yaklaşılsın, öğenin kendisine yaklaşılamayacak olunmasıdır. Bu konuda kendisinin görüşleri de gayet ilginçtir: “Benim resimlerim hiçbirşey anlatmayan görsel imgelerdir. Akla gizemi getirirler. Doğrusunu isterseniz, benim resimlerimi gören biri  kendine şu basit soruyu sorar: 'Bunun manası ne?' O resmin bir manası yoktur. Çünkü zaten gizem de aslında hiçbir şeydir, bilinmeyendir."


    14 yaşındayken annesinin intiharıyla sarsılan ressam, annesinin cesedinin nehirden çıkarıldığı sırada elbisesinin suratını kapladığını görür ve bundan çok etkilenir. Bu kareyi daha sonra The Lovers isimli tablolarında kullanarak müthiş bir iş çıkarmayı başaran ressam, 1967 senesinde pankreas kanserinden vefat ettiğinde ardında gerçeküstücü sanata birbirinden değerli birçok tablo bırakarak gitmiştir. Ressamın 2 Haziran 2009’da Brüksel’de kendi adına açılan bir de müzesi bulunmaktadır.



RESİM SANATINDA AKIMLARIN ÖNEMİ


Resim; bir ifadenin çizgilerle anlatım yoludur. Şekil sanatını oluşturur, duygu ve düşüncelerin, şekil ve renklerle ifade edilme şeklidir.

Resim sanatı ile birlikte gelişen ve değişen akımlar vardır; Bunlar sanat tarihini oluşturur, gelişim süresinin geçirdiği evreleri belirtir ve anlatır…

Klasizm; Edebiyatta eski yunan ve roma sanatını temel almıştır. Estetik bir tutumdadır ve Rönesans döneminde gelişmiştir. Estetik bir tutumdadır ve Rönesans döneminde gelişmiştir.

Barok; 17.yy başında Avrupa’da yeni bir sanat üslubunun doğmasıyla başlar, Rönesans üslubundan tamamen farklı bir sanat akımını oluşturur.

Avrupa’da yeni bir sanat üslubunun doğmasıyla başlar, Rönesans üslubundan

tamamen farklı bir sanat akımını oluşturur.

Neoklasizm; 18.yy başlarında sanatta gelişmeler kendini iyice göstermiştir. Sanatçılar için her şey duygularla birlikte ilgilendirmeye başlamış ve bunu sanata da yansıtmak istemişlerdir.göstermiştir. Sanatçılar için her şey duygularla birlikte ilgilendirmeye başlamış ve bunu sanata da yansıtmak istemişlerdir.

Empresyonizm; izlenimcilik anlamına gelmektedir. Sanatçılar dış dünyaya ait olan; ışığı renkleri, tepkileri kısaca her şeyi resmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma sanatı olarak da adlandırılmaktadır.ait olan; ışığı renkleri, tepkileri kısaca her şeyi resmektedir. Bu akım ışık ile resim yapma sanatı olarak da adlandırılmaktadır.

Kübizm; 20.yy başlarında ortaya çıkan bir sanat akımıdır. Nesneler parçalanır ve sonra yeniden düzenlenir.parçalanır ve sonra yeniden düzenlenir.

Sürrealizm; 20.yy başlarında ortaya çıkmıştır, gerçeküstücülük de denir.

Ekspresyonizm;20.yy ilk yıllarında, izlenimciliğe tepki olarak doğan bir sanat akımıdır.Romantizmin bir başka şekli olan anlatımcılık, dış dünyanın

İnsan üzerindeki etkisini belirtmeyi bir dış dünyanın insan üzerindeki etkilerini belirtir.

Sembolizm; gerçekçiliğin resimdeki tepkileri olarak da adlandırılır. Daha çok düşünce ve görüşün tabiattan alınmış sembollerle dışa vurumu yansıtır.

adlandırılır. Daha çok düşünce ve görüşün tabiattan alınmış sembollerle dışa vurumu yansıtır.

Fovizm; coşkulu ve doğallıkla alakası olmayan bir sanat akımıdır. Canlı renklere ağırlık verilir. Canlı renklere ağırlık verilir.  

Konstruktivizm; Rusya’da doğan bir akımdır. Yeni kurulan düzenin yeni kurallara ihtiyacı olduğunu savunur ve inanır.Yeni kurallara ihtiyacı olduğunu savunur ve inanır.

Suprematizm; çağın mekanik doğasına uygun bir karaktere sahiptir. Doğa görüntülerini taklit etmeyi amaçlamaktadır.Doğa görüntülerini taklit etmeyi amaçlamaktadır.

Rokoko; barok stilinden sonra sanat akımlarına verilen isimdir. Resimlerdeki süslemeye karşı tepki olarak meydana gelmiştir.Resimlerdeki süslemeye karşı tepki olarak meydana gelmiştir.

Kinetic art; konstrüktivizmin etkisi çok büyüktür. Sanatı hareketli bir görünümde göstermeyi hedef almıştır.Hareketli bir görünümde göstermeyi hedef almıştır.

 

  RESİMDE ÖZNELLİĞE GEÇİŞ

    Empresyonizm ya da izlenimcilik, doğadaki unsurları bireyin izlenimleriyle harmanlayan bir akım olarak bütün sanat dallarını etkilemiştir. 19.yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan empresyonizmin en  somut örneklerini resim sanatında görmek mümkündür. Bu sanat akımı ressamlara doğayı kendilerinde uyanan duygu ve izlenimlere göre yansıtma olanağı verirken kişisel yorumun öneminin altını çizer. Bir başka deyişle, ressamlar doğayı  idealize edilmiş bir objektiflikten çıkararak öznel bir anlatımla ifade ederler.


    Empresyonist resmin en önemli unsurlarından birinin ışık olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ressamların öznelliğe ulaşmasını, ışığın nesneler üzerinde yarattığı değişimleri kişisel yorumlarıyla resmetmeleriyle açıklamak mümkündür. Işık değişiminin kendilerinde uyandırdığı izlenimleri yansıtan empresyonist ressamlar daha çok açık havada çalışıp doğayı resmettiler. Bu bağlamda doğayı idealize geometrik kavramlar olmaktan çıkarıp bize göründüğü gibi resmetmeye yöneldiler. Bir diğer ifadeyle, ışık nesneleri ne şekilde değiştiriyorsa empresyonist resimlerde bu ansal değişimleri görüyoruz.


     Empresyonist resmin bir diğer önemli unsurunun renkler olduğunu söylemek mümkündür. Biçimden çok renklere vurgu yapan ressamlar, ışığın etkisiyle renkleri ön plana çıkarıp keskin çizgilerden uzaklaşmışlardır. Böylece kontürler yok olmuş doğa bir renk  harmonisi olarak resimde yer almaya başlamıştır.


    Çoğunlukla doğayı konu eden empresyonist resimlerin, bir anlamda insanı obje olmaktan çıkardığını söylemek mümkündür. Öznelliğin en belirgin halinin burada görüldüğünü söyleyebiliriz. Empresyonist resimde insan resmedilen bir obje olmaktan çok, gören bir göz resme hayat veren ruh olarak varolur.


    Tüm bu özellikler bir arada düşünüldüğünde empresonizm; resimde insanı aktifleştirmesi, ışığın yarattığı değişimlerin yorumlanması ve kontürlerin ortadan kalkmasıyla bütüne ve öze yönelmesi bağlamında resim sanatına öznelliği getirmiştir. 




   iBRAHİM ÇALLI


   Emperyelist ve kübist akıma karşı çıkarak modern eğilimleri sanatın yozlaşması olarak değerlendirmiştir.


   Çallı türk remine konu çeşitliliği getirmesi bakımından büyük önem taşır.Fransız izlenimciliğinin etkisinde kalmakla beraber değişik bir yol izlemiştir.Resimlerinde daha özgür bir tutuma yönelir,doğanın yanı sıra değişik tiplerdeki insanları,insan portrelerine,çıplak kadın tasvirlerine yer vererek klasik türk resminin çerçevesini genişletmiştir.Ayrıca renk parlaklığına ,renkçiliğe ve saydmlığa büyük önem vermiştir.Bu anlayışla çok sayıda peyzaj,natürmort ve portreye imza atmıştır.


    1923 'den sonra Kurtuluş Savaşını konu alan resimler yapmış ve bu eserlerinde geleneksel bir yaklaşım sergilemiştir.''Türk topçularının mevziye girişi''adlı eseri ilk büyük boyutlu kompozisyonları arasında yer alır.


    Çallı akadamikleşmiş bir empresyonizm uygular.Açık renklere yer veren paletini daha çok manzara resimlerinde kullanır.Sanatçının çevik ve hızlı bir fırça sürüşü vardır.Zorlamasız,rahat tekniği,özenli işçiliği,geniş fırça vuruşları ile devingen bir anlatımı vardır ve sanatçıyı özgün kılan bu yanlarıdır.


     Pariste tanıdığı özgün ruhu çıplak kadın figürleriyle anlatır.Kadın ve kuğu simgelerini birleştirdiği tablosu büyük çapta ün kazanmıştır.


     Çalışmalarında genellikle biçimler ve planlar çizgilerle değil sıcak -soğuk renklerle ve renklerin ifade ettikleri ışık-gölge oyunlarıyla tasvir edilir.



     Çallı hazırlıksız ve taslaksız deseni fırça ucuyla çizmekle yetinir.Bu aceleci çalışma tekniği özellikle portrelrde dikkat ceker.Ancak çok figürlü kompozisyonlarda bu etki görülmez.portrelerinde fizyolojik ayrıntıları kavramış kişisel ayrımların çizgilerini aktarabilmiştir.




LACİVERT RENK


Mavinin koyu tonlarından biri olan Lacivert düşüncenin rengidir. Sezgileri güçlendirir ve karar vermeyi kolaylaştırır. Sonsuzluğu, otoriteyi ve verimliliği simgeler. Fazla göze batmayan bir renktir.


Lacivert insanların üzerinde başarılı ve güçlü imajı bırakır. Bundan dolayı, dünyadaki şirketlerin yarısından fazlası logolarında mavi-lacivert renk kullanmaktadır. Lacivert giyen kişiler de kendilerini daha inandırıcı ve karizmatik hissederler. İnandırıcı ve karizmatik görünmek isteyen iş ve siyaset dünyasındakiler için vazgeçilmez bir renktir. Aynı zamanda, fazla göze batmayan bir renk olduğu için toplum içinde çok göze batmak istemeyenler de laciverti tercih edebilirler.


Lacivert mekanlar özellikle düşünce yoğun çalışmalar için uygundur. Yatak odasında kullanılmamalıdır.


Düşünce gücünü arttırarak karar vermeyi kolaylaştırır. Düşünce gücünü arttırıcı etkilerinin yanında hafızayı da güçlendiricidir. Lacivert renk pijama giyenlerin rüyalarını daha iyi hatırladıkları tespit edilmiştir. Ruh ve sinir hastalıkları ile göz, kulak ve burun hastalıklarında tedaviye yardımcı olur. 


www.canvasci.com adresinde mavileri konu edinmiş bir çok tablo çalışması bulabilirsiniz.




RENK KARDEŞLİĞİ


Resim bir sanattır. Hayat ve insan ise resimin materyalleri, konusu, efendisi ve hatta kölesidir. Bu şaşırtıcı ve birbirine bir o kadar da çarpık bağlarla kurulan düzen, yine hayatın içinden bir parçayla, insanla bambaşka boyutlarda vücut bulur kendisine, resim olur. Tuvale, fırçalara, renklere ahenkle dokunur ressam…Hem dingindir hem de haşin…Karmaşalarının girdabını resimde somutlaştırır. Sonrasında köleleşir, boyun eğer resmine. Ve bu boyun eğiş, hürleşişin çığlığı oluverir en kalın perdede…



Yüzlerce renkten, fırçadan, duygudan ve dokunuştan, tek bir şey elde edilir, sonra o şey, yine yüzlerce farklı bakış açısıyla herşey oluverir. Resim andır, hatırlatandır. Kimisi bir sevgiliyi, kimisi bir unutuşu, kimisi yıllar öncesinde gidilen bir köyü, kimisi hiç olmayan kardeşi, kimisi ölümü… Aklı ve duyguları ayıran çizginin rengarenk yokoluşudur resim. Kaosun sükutudur. Farkli isimlerde cisimleşse de, kimliksiz ve sahipsizdir. Hayata dair herşey ve dahi kendisi, resimdir, resimdendir... Dali’den, Picasso’dan, Ryden’den de denilse, Hiç ve Hep ‘in kavgalı kardeşliği kadar birbirine yakın ve bir o kadar da uzaktır resim ve ressam. Bu uzaklığın ortak paydası ise yaşam. Yaşamak dünyaya bir renk yakıştırmak değil, her renkten katabilmektir ve resim, sanatla yaşamın renk kardeşliğidir…


www.canvasci.com adresinde renklerin kardeşliğine dair en güzel tabloları bulaaksınız.




TABLONUN RUHU


Resim, sanatın en zor anlaşılan dallarından biri olmalı. Zira, duyguları en kolay ifade etmenin yolu ya sözle ya da jest ve mimiklerle olanıdır. Bir ressamın elinden çıkan eserse önce ressamını tanımaya iter insanı. İmzasını görmeden ‘’harika bir resim’’ ya da ‘’bir şeye benzemiyor’’ gibi yorumlar yapmak çok da inandırıcı olmasa gerek. Anlamsız çizgilerden oluşan tablolar da çıkar elbette karşımıza. Ressamın ruhunda saklıdır çizgilerin anlamı. Önce o ruhta neler saklı onu yakalamalı. Hangi dehlizlerden geçmiş ya da geçmekte ressamımız bilinmeli.


Picasso deyince herkes tanır. 20.yüzyılın en ünlü ressamıdır çünkü o. Fakat ne yazık ki herkes onu anlayamaz. Tablolarının bir anlam ifade etmediği, değersiz olduğu bile duyulur bazen. Sadece adını duyurmuş bir ressam olarak görülür.



Picasso’nun Guernica’nın bombalanmasına duyduğu nefreti bilmeden Guernica eserindeki derin manayı da anlayamayacaktır bu yüzden insanoğlu..



FOTOĞRAF


19.yüzyılın en estetik ve en önemli buluşlarından birisi olarak biliniyor.Aynı anda bünyesinde hem teknolojiyi hemde sanatı barındırıyor.Günümüzde birçok iletişim unsuruna rağmen fotoğraf,popüler korumakta ve her geçen gün hayran kitlesini büyük ölçüde arttırmaktadır.Büyük kitlelerin fotoğrafa ilgisi bu popülerlikten doğmaktadır.


www.canvasci.com 'da kendi çektiğiniz fotoğrafları kanvas tablo 'ya dönüştürebilir ve anılarınızı ölümsüzleştirebilirsiniz.




BOTTICELLI


Orta Çağ Avrupası’nı bilgi, sanat, görüş vs. her açıdan zenginleştiren Rönesans insanlığın aydınlanma yolunda çok önemli bir yol olarak görülmektedir. İnsanoğlu bu çağ ile özelikle sanat ve bilimde inanılmaz ilerlemeler kaydetmiştir. Bu çağda, günümüzde de sık sık anılan, saygı gösterilen ve gurur kaynağı olarak gösterilen bilim, sanat ve düşünce adamları yetişmiştir. Sandro Botticelli, örnek olarak gösterebileceğimiz önemli bir sanatçıdır. 1 Mart 1445 doğumlu Botticelli, henüz genç yaşlarda abisi ile birlikte yaptığı kuyumculuğu bırakır ve resim, geometri, desen üzerine atölyede eğitim almıştır. İlk eserlerinden Yudit Öyküleri’nde atölyesinde çalıştığı Lippi’den bazı izler görülür.


1470’de Müneccim Kralların Tapınması ve Madonna ismini verdiği tabloları ile ün kazanmıştır. 11 yıl sonra o dönemin Papa’sı (4. Sixtus) onu Roma’ya davet eder ve Botticelli, Sistine Şapeli’nin süslenmesine yardımcı olur. Özellikle Musa’nın hayatını konu edinen 3 adet fresk ve Şeytan’ın İsa’yı Ayartma Çabaları ona aittir.


1480-1490 arasında Medici ailesine mensup ve Floransa kentinin hükümdarı Lorenzo de’Medici himayesinde resim ve süsleme alanında faaliyetlerine devam etmiştir.  Bu dönemlerde tablolarında mitolojiden ilham aldığı görülür. Ayrıca kiliseler ve dini dernekler onun tablolarına büyük ilgi göstermişlerdir. İlahi Komedya’yı oldukça güçlü bir anlatım ile resmetmiştir. 


Kısaca, Botticelli, Rönesans çağına resim alanında damga vurmuştur. İnanılmaz yüksek boyutlara ulaşan zerafet duygusu eserlerine orijinal bir hava verir. İzleyiciyi heyecanlandıran, hayrete düşüren figürler tablolarında sık sık yer alır. Dini konularda tablolar ele alsa da güzelliğe ve estetiğe düşkün bir ressam olmuştur.



FOVİZM


   20. yy Avrupası’nın ilk büyük ve öncü sanat akımı olan Fovizm’in duayeni Henry Matisse’dir.  Naturalizm ile alakası olmaksızın canlı renklerin hakim olduğu bir sanat akımıdır. Kısaca diğer akımlara göre oldukça coşkuludur. 


    O dönemin tanınan eleştirmenlerinden L. Vauxcelles, Henry Matisse’nin sergisinde, bu akımın destekçilerine eleştiri manasında Fransızca’da vahşi hayvan anlamına gelen ‘’le fauves’’ kelimesini sarf etmiştir ve Fovizm ismi böyle doğmuştur.  Bu başlığın kabul edilme sebebi ise Fovist tarza uygun eserler veren ressamların cesur ve keskin renkler kullanmasıdır.


    Fovizm, geleneksel ve tutucu kuralları yıkmıştır. Üslupları biraz ekspresyonisttir. Çünkü ekspresyonizmdeki renk kullanımındaki abartı, burada coşkulu bir şekilde karşımıza çıkar.   Fovizm, aynı zamanda makineler gibi modern kavramlara yönelmiştir.                


    G. Moreau  öğrencilerini kalıpların dışına çıkmaları gerektiği yönünde eğitim ve akıl vermiştir.  Bu akımın duayeni olan Henry Matisse de G. Moreau’nun öğrencisidir. Henry Matisse aynı zamanda sanatı bir haz yaratma aracı olarak görmüştür. Fakat fovistlerin başka akımlara ilgi duymasından dolayı bu akım 1908 yılında bulmuştur.



Gotik Mimari


Sanat anlayışı ve yazı biçimi denince akla gelen özgün Gotik akımın tesir ettiği oldukça fazla sanat dalı vardır. Özellikle ileriki yüzyıllarda resim, heykelcilik ve mimar alanında büyük etkiler göstermiştir.


Gotik mimarinin doğuş yeri olarak her ne kadar bazı kesimler tarafından Fransa olarak iddia edilse de (1122 ve 1151 yılları arasında St. Denis manastırının yeniden yapılışı bu akımın doğuşu olarak kabul edilmektedir.)   Katolik Avrupa’nın değişik yerlerinde aynı zamanlarda ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Etkin olduğu zaman dilimi 13-15. yy arasıdır. Birçok toplum bu akımı mimaride kendilerine uygularken bazı değişikliklere gitmiştir. Örneğin İspanyollar Gotik ile Endülüs Emevileri’nden kalan Arap mimarisini harmanlayıp müdejar adlı bir tarz ortaya çıkarmışlardır. Özellikle Avrupa’da sanatın beşiği olarak gösterilen İtalya’da sadece ilk dönemlerde sınırlı kalsa da çok fazla rağbet görmemesi de oldukça ilginç bir durumdur. Fakat  1250-1350 yılları arasındaki sadece bir yüzyılı kapsayan zaman diliminde Fransız krallarının verdiği destekle en etkili dönemini yaşamış ve ilk başlarda Gotik tarzın az rağbet gördüğü İtalya’yı da kısa zamanda etkisi altına almıştır. Dini amaç bu akımda ağır basar. Özellikle bu yüzden Katolik Avrupa’da rağbet görmüştür. Gotik mimaride en fazla göze çarpan yapıtlar katedrallerdir. Özellikle tarihte bir sürü gizem ve sıra sahip, hala komplo teorilerinin hedeflerinden biri olan Tapınak Şövalyeleri de güçlerini, tarzlarını bu akım ile birlikte yapıtlarına yansıtmışlardır.


Notre Dame katedrali (Fransa) ve San Francesca Bazilikası (İtalya),  bu akıma örnek olarak gösterilebilecek önemli yapıtlardandır.




Kübizm 


   Sanat akımları genellikle geçerli ve mantıklı sebeplerden ortaya çıkar. Hepsi bir tarzı savunur. Fakat bazıları var ki savunduğu tarz olsun, o tarzın tuval üzerine yansıması olsun diğerlerinden ayrılır. 1907 yılında başlayan,  Picasso ve Braque’nin başını çektiği Kübizm akımı, yukarıdaki cümlelere örnek verilebilecek bir sanat akımıdır.


   Kübizm akımında geometrik şekiller ve çizimler resimde oldukça hakim olan öğelerdir. Resmedilen figürler geometrik şekillere büründürülmüştür. En fazla uğraştırıcı alan ise üç boyutlu nesneyi iki boyutluya aktarmaktır. Kübizmde olayla ve duygular birbirleriyle harmanlandığı için eserler oldukça karışıktır. Kübizmde amaç sadece düzenli ve verimli bir kompozisyon oluşturmaktır. Gerisi önemli değildi. Bunun için sanatçılar resimlerine gazete veya kağıt parçaları gibi bir sürü nesneyi yapıştırabildiler. Burada amaç ‘’resmin her şey ile yapılabileceğini’’ göstermekti.


   Picasso  ‘’Pembe Dönem’’ adı verilen döneminde kübizmi geliştirmiştir. Kübizm, aynı zamanda Picasso’nun isminin duyulmasını sağlamıştır. Özellikle Avignonlu Kızlar tablosu kübizmin doğuşunun simgesidir.



Nabiler


19. yy sonlarında Gaugin ve Pont-Aven okulunun etkisinde kalan bir grup ressam tarafından kurulan Nabiler (peygamberler) hareketi, birbirlerine göre oldukça marjinal olan Fransız sembolizminden, Japon baskılarından, Van Gogh ve Cezanne gibi ünlü ressamlardan etkilenmişlerdir.

      Nabiler 20. yy başlarında ortaya çıkan soyut sanatın öncüsü olarak sayılabilir. Kompozisyona önem vermişlerdir ve renk tonlarını sadeleştirmişlerdir.  Dekorasyonda yenilik yapan Nabiler ilk sergilerini 1891’de açmışlardır. Çoğu Paris’in burjuva sınıfına mensup olan Nabiler, eserlerinde Paris’in atmosferini ve burjuva yaşantısını da oldukça başarılı bir şekilde sergilemişlerdir. Nabiler tabiattaki renkleri ve figürleri öznel bir biçimde değiştirmeyi amaç edinmişlerdir ve çalışmalarını bu yönde yapmışlardır. Resme az da olsa sembolist bir şekilde yaklaşmışlardır. Nabilerin bildirisi 1890 yılında Maurice Denis tarafından yayınlanmıştır.  Maurice Denis resimlerinde sık sık dini konuları işlemeyi tercih etmiştir.  Aynı zamanda Fransa’daki kilise sanatının da yenilenmesinde oldukça büyük pay sahibi olmuş ve Fransa’da kilise sanatını destekleyen ve aktaran, öğreten sanat atölyeleri kurmuştur.

       Sanat hakkındaki makale ve diğer yazıları ile resim alanında yaptığı ünden daha fazlasını elde eden Denis, sembolizm ile bu akımın kuramcısı ve sözcüsü konumuna ulaşmıştır.


Rönesans Dönemi Mimari

Rönesans döneminde antik medeniyetler ile bağlar kurulmuş, bilimde, sanatta, felsefe ve edebiyatta, medeniyetin kilometre taşı olan antik medeniyet ve uygarlıklar referans alınmıştır. Rönesans’a özellikle antik Mısır ve Roma uygarlıklarından kalan eserlerin tercüme edilişi sebep olmuştur.  

     Rönesans çağında oluşan özgür ortam, sanatta da kendisini göstermiştir. Sanat kendisini Orta Çağ’ın karanlık dehlizlerinden kurtarmış, ilk defa din ve metafiziksel konuların dışına çıkılmış ve kilise hegemonyası son bulmuştur. Görsel sanatlar alanındaki en büyük etkisini ise mimari, resim ve heykelde göstermiştir.

      Antik Roma ve Yunan mimarisi bu çağda etkisini göstermiştir. Taş ve mermer ağırlıklı olarak kullanılan malzemelerdi. Önceki satırlarda da bahsettiğimiz gibi din ve kilise hegemonyası mimaride büyük ölçüde son bulmuş ve bu dönemde sivil yapılara ağırlık verilmiştir.  Özellikle Orta Çağ dönemi kiliselerinde ve diğer dini yapılarında Tanrı ve Hıristiyanlık ile ilgili temaların yer aldığı kabartma, süsleme vs. eserlere rastlanmaz.

     Rönesans'ta mimaride isim yapmış mimarlara Floransa Katedrali’nin kubbesini yapan Brunelleschi’yi,  o dönem sivil alanda verdiği en önemli eserlerden biri olan Rucellai Sarayı’nı yapan Battista Alberti’yi ve Yüksek Rönesans döneminin en önemli mimarı Donato Bramante’yi örnek olarak gösterebiliriz. 



Sembolizm


Resim sanatını ileriye taşıyan ve geliştiren en önemli etmen akımlardır. Çünkü hayal gücü ve düşünce her ne kadar önemli olsa da, bunları yoğuran, şekillendiren akımlardır. İçlerinden en ilginci, en kural tanımazı ve beklide en önemlilerden biri olan sembolizm, yukarıda yaptığımız tanıma tamamıyla uygun. 

   19. yy’nin son yarısında gelişim gösteren bu akım her ne kadar edebi olsa da resme de yansıması fazla sürmemiştir. Sembolizm, gerçekçiliğe ve maddeciliğe tepki olarak doğmuştur. Sembolizm, düşünceleri gerçeklikle sınırlamayıp hayal gücü ve güçlü simgelerle ifade eder. Algıyı ve hayali öne çıkarır. Sembolist çalışmaların en önemli özelliği her bir gerçekliğin veya fiziksel varlığın içinde ustaca yerleştirilmiş bir anlam olmasıdır. 

    Bu akımın başlıca temsilcileri ; William Blake, Moreau, Ferdinand Hodler.  Moreau’nun, sembolizm ve romantizm arasında kurduğu bağ, onu diğer sembolistlerden ayırır. Aynı zamanda sembolizme ilk adımını attığı ‘’Oepidus ve Sfenks’’ tablosu sayesinde Moreau üne kavuşur. Bu tabloda iyi-kötü ve yaşam-ölüm temalı soyut çatışmalar oldukça dikkat çekmektedir. 



Arte Povera

Arte Povera İtalya'da 1960'ların sonuna doğru oluşan bir sanat akımıdır. Beyin babalığını 1967'de sanat eleştirmeni Germano Celant'ın yaptığı Arte Povera, sanatın saf ve temel olan saflığa geri dönmesi gerektiğini savunan ve insan-kültür-doğa üçgenindeki ilişkileri tekrar tartışan bir olgu olarak gündeme geldi. Celant, bu konu ile ilgili sergilediği bildiride Amerikan hegemonyasına, tüketim ve endüstri toplumuna karşın bir güç oluşturma istediğini söyledi. Üyeleri arasında yer alan belli başlı isimler Giovanni Anselmo, Jannis Kounellis, Mario Merz, Pino Pascali, Giulio Paolini ve Giuseppe Penone oldu. Bu akım nedeniyle 1960'ların sonunda büyük sosyal çatışmalara sahne olan İtalya'nın önemli bir endüstri şehrinde, Torino'da hayat bulması tesadüfi değildir. Torino, ülkedeki sosyal problemlerin en iyi yansıdığı ortamdı. Arte Povera'cılar ise kendilerini bu arka planın gölgesine konumladılar. Sanatta kullanılan malzemenin seçimi, onun kullanım şekli ve oluşturduğu yan anlam bu akımın yönünü belirledi. Karşı oldukları toplumsal değerlerle zıtlık oluşturması açısından, kullanılan malzemenin basit, ham halde, su, toprak gibi doğada bulunan, masrafsız, özetle “yoksul” olması gerekiyordu. Öte yandan, sadece malzemenin yoksulluğu değil, onun kullanım alanının ve oluşturduğu referansın da “yoksulluk” içermesi, karmaşıklıktan uzak olmasıydı önemli olan. Arte Povera'cılar için eserin izleyiciye entellektüel olarak değil, duygusal ve duyumsal olarak sunulmasıydı asılolan.



BODY ART


İfadenin ilk ve en fazla önem taşıyan ögesi olan vücudun kullanılışı 1964 yıllarından sonra Body Art olarak isimlendirilen yeni bir tarzın ortaya çıkmasına yol açmıştır. Body Art sanatı 1970’li yıllarda Performance sanatının içinde kaybolmuştur. Terim geniş kapsamlıdır, vücut sanatı’nın bir türü “performance”a çok yakındır ve seyirci önünde gerçekleştirilir. Diğer bir türü çeşitli tekniklerden, özellikle de fotoğraftan yararlanır ve seyirci ile sanatçı doğrudan karşılaşmaz. Vücut boyama sanatında tamamen kişinin vücudu ortaya konur ya da vücudun fotoğrafları çekilip seyircilere ulaştırlır. Bundan sonucunda da resmin kavramsal sanatın seyirci üzerinde benzeri bir etkisi sağlanır. Ancak burada duygusal bir dönüş söz konusudur: psikolojik yönden tedirgin etme, açık ya da gizli biçimde kendini belli eder. Bu eğilimde genellikle vücudun kullanılan biçiminde umutsuzca bir şeyler, bir duygunun en zor hali, son aşaması anlatılmak istenir. Amaç insanları savunmaya çekildiği ilgisizlik ortamından çıkarmaktır. Sanat yapıtı ve yaratıcısı arasında özdeşliğin bir örneği Gilbert ve Georges (Gilbert Proesch 1943- , Georges Passmor 1942 ) tarafından ortaya konulmuştur. Bu sanatçıların yağlı boya resim, kitap, film, TV ve posta sanatını içeren çeşitli etkinlikleri arasında en ünlüsü onların canlı heykelleridir şarkı söyleyen, yürüyen, yemek yiyen heykeller olarak saatlerce hareketsiz kalıp kendilerini sergileyen sanatçılar, yapıt ve yaratıcı arasında tam bir bütünleşme sağlarlar.