Menü
Sepetin
200 TL ve Üzeri  Siparişleriniz de Anında Sepette %10 İndirim.Özel projeleriniz için iletişime geçebilirsiniz..

Sanat Üstüne

100. YIL İÇİN SERAMİK VAKFI KURULABİLİR


   Çanakkale, Kara Savaşlarının 100. yılı olan 2015 yılına hazırlanmak için harekete geçerken, dünya sanat tarihine geçmiş fakat kaybolmaya yüz tutmuş ünlü seramikleri için de girişimlerde bulunamaz ya da Çanakkale Seramikleri için İznik Çini Vakfı gibi bir vakıf kuramaz mı?


   Çanakkale Seramiklerinin tarihi kadar bir diğer önemli sanatımız da Osmanlı Saraylarını süsleyen çinicilik. Sadece bu çiniler için 1993 yılında İznik ve çevresinin kültür ve sanat değerini tanıtmak mevcut potansiyeli harekete geçirmek, geleneksel İznik Çini sanatı ile ilgili var olan ve elde edilecek bilgileri bir sistem dahilinde eğitim ve öğretimle gelecek kuşaklara aktarmak amacıyla kurulan İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı, hala çalışmalarına devam ediyor.


   16. yüzyılda üretilmiş olan İznik çinileri; TUBİTAK desteği; çağdaş araştırma ve geliştirme yöntemleri ile İznik Eğitim ve Öğretim Vakfı tarafından, orijinal tekniğine uygun kalınarak aynı kalite ve görüntüde yeniden üretilmeye devam ederken, böyle bir vakfın Çanakkale’ye de kurulması, Çanakkale Seramiklerini yeniden eski popüleritesine kavuşturabilir.



   Kurulacak bir Çanakkale Seramikleri Vakfı dünyaya bu sanatı tekrar kazandırabilir. Gün gelir bu vakıf, şu an İznik Çini Vakfının İngiltere Kraliçesi Elizabeth'e tahta çıkışının 60. yılı nedeniyle yaptığı çinilerin niteliğinde seramikler üretebilir. 


   Sitemizde, çeşitli seramik desen çalışmalarını kanvas tablo olarak sipariş edebileceğiniz bir bölüm olduğunu unutmayın.  


  BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU


    KARADENİZİN HIRÇIN DALGALARININ ESKİTTİĞİ ,BİR TÜRKMEN BEYİ TARAFINDAN FETHEDİLMİŞ GİRESUN İLİNİN GÖRELE KASABASINDA DÜNYAYA GELDİ... BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU; İSTANBULDA LİSE SIRALARINDAN BAŞLAYAN RESSAMLIK ONU ELİNDEN TUTTUĞU GİBİ PARİSTE BİR VAH GOGH TABLOSUNUN KARŞISINA GETİRDİ.YAŞANMIŞLIKLARI VE YAŞAYACAKLARI İLE FIRÇAYA HÜKMETMEYE BAŞLAYAN BEDRİ RAHMİ YILLARCA BİR ÇOK TABLOYA BAHAR GETİRDİ.ŞAİRLİĞİNİN VERDİĞİ ŞİİRSEL GÜZELLİK İLE ÇOÇUKLUĞUNUN GEÇTİĞİ KARADENİZ YEŞİLLİĞİ BİRLEŞTİĞİNDE; BAKARKEN YAĞMURU HİSSETTİĞİNİZ NİCE TABLOLAR RESMETTİ.


      YAŞAMINDA BİR RESSAMIN İSTEDİĞİ HER DURAKTA İNDİ VE RENKLERİNİ SAÇTI TÜM İSTEDİKLERİNE. YILLAR SONRA ÖMÜR YOLCULUĞU SONA ERMEDEN GÜVERCİNLER DEDİ VE SON TABLOSUNU ÖZGÜRLÜK İÇİN FIRÇALADI.O BEYAZ GÜVERCİNLER HERGÜN KÜÇÜKYALIDA DENİZİN RÜZGARINDA SÜZÜLÜYOR... NİCE SENELER BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU..


      Sitemizden, çeşitli yağlı boya görünümlü çalışmaları canvas tablo olarak sipariş edebilirsiniz.


    ÇANAKKALE SAAT KULESİ


    Saat Kulesi Çanakkale'nin merkezinde Çanakkale'nin en işlek caddelerinden birinde yer alır.Pek çok sanat eseri gibi çağını özelliklerini yansıtmış , değer görmüş , tarih boyunca bir çok kez yenilemiştir.


   Yakınındaki Vitalis Kafe adını Saat Kulesi ' nin yaptırılmasında en çok emeği geçen İtalyan Konsolosu Vitalis Gaptirole'den almıştır. II.Abdülhamit döneminde 1897 yılında yaptırılmıştır.


   Saat Kulesi Ayvalık kesme tarafından yapılmıştır.Dört cephesinde de birer saat bulunmaktadır.Kare planlı aşağıdan yukarıya incelen bir görüntüye sahiptir. Görünümünün yanısıra şehre ruh katmıştır.Limanı çarşıya bağlayan yol üzerinde olduğundan pek çok kişinin buluşma noktasıdır.Randevu saatine göre Çanakkale halkı bu devasa saat önünde buluşur.Çanakkale geçilmez ya hani o da öyle , insanlar gelip geçer ama o yerini uzun yıllar koruyacak gibi...


    Sitemizde var olan Londra saat kulesini kanvas tablo olarak istediğiniz boyutlarda sipariş edebilirsiniz.


 ÇİRKİN GERÇEK İDEAL GÜZELE KARŞI


   Kilisenin muazzam güce sahip olduğu, sanat eserlerinin konularını yalnız dini hikaye ve figürlerin oluşturduğu ve üstelik azizler ve melekler gibi tüm dini figürlerin de kusursuz derecede güzel resmedildiği bir dönem Barok dönem ve bu dönemin devrimcisi, hatta sanat tarihinin ilk devrimcisi Michelangelo Merisi da Caravaggio… Fotoğraf ve sinemanın bugün hala yakalayamadığı ışık-gölge derinliğine ulaşmış ve bu ışık-gölge etkisini dönemin tabusu sayılan “çirkinlik”i göze sokmak uğruna kullanarak çirkinliğin utanılacak bir şey olmadığını anlatmaya çalışmış ve haliyle Kilise tarafından reddedilmiş bir devrimci…Reddedilmeyi umursamamış ve meramını geri adım atmadan anlatmak için savaşmış bir romantik.


   Caravaggio resmedene değin tablolarda çevresini saran ruhani beyaz ışık ve gösterişli elbiseleri ile görülen azizlerden biri olan Aziz Thomas’ın da Caravaggio’nun fırçasından nasibine düşen yırtık elbiseler, kırışıklıklar içinde bir alın ve el ve tırnak kirleri olmuştur. Işığın mükemmel kullanımı ve sarsıcı “çirkin” ve “gerçek” teknik detayların yanı sıra “Kuşkucu Thomas”’da insanı heyecanlandıran hikayenin anlatılış biçimi. Gözlerinin önünde çarmıha gerilen İsa’nın üç gün sonra dirilip karşısına dikilmesine inanamaz havari Aziz Thomas. Caravaggio’nun fırçası sayesinde kilise ve dogmanın egemenin olduğu dönemde kuşkusunu yok etmek için çirkin ve kirli parmağıyla İsa’nın açık mızrak yarasına dokunur.


   Hikayenin tüyleri ürperten diğer detayı da Aziz Thomas’ın kuşku ve korku dolu suratına karşın; Thomas’ın bize sirayet edceek derecede etkili resmedilen şüpheciliğini ve acıyı kabullenmiş İsa’nın dingin ifadesi. “Esas kutsanmış olanlar görmeden inananlardır” sözünün sahibi İsa, Thomas’ın elini bileğinden kavrayarak kendi eliyle götürür yarasına.


    Hudutsuz şey söylenebilir Caravaggio’nun hayatına ve eserlerine dair fakat eserlerine de yansıttığı realist yaşam görüşünü simgeleyen kendi sözüyle bitirelim;


   “Yıldızlar yoksulların pırlantalarıdır”…. 


 Sitemizden yağlı boya eserlerle yarışacak güzelliklerde kanvas tablo satın almak çok kolay.Sizin için seçtiğimiz tablo ya gözatabilirsiniz.



  DEVRİM ERBİL


  Türk resim sanatının önemli isimlerinden Devrim erbil 1937 yılında Uşak’ta doğdu. İlk ve ortaöğretimini Balıkesir’de tamamlayan sanatçı, 1955 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Galeride ressam Halil Dikmen’in, atölyede Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun öğrencisi oldu. 1959 yılında yani akademiden mezun olduğu yıl Soyutçu 7’ler grubunu kurdu.  Özel liselerde resim ve sanat tarihi dersleri verirken bir yandan da yüksek resim öğrenimine devam etti. 1962 yıylında akademiye asistan olan Erbil, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli Atölyelerinde görev aldı. 1963 yılında Tülay Tura, Altan Gurman, Adnan Çoker ve Sarkis’le Mavi Grup’u kurdu. 1965’te İspanya  Hükümeti’nin verdiği sanat bursunu kazanarak Madrit ve Barcelona’da meslek araştırmaları yaptı. Bu araştırmalara Paris ve Londra’da devam etti.


   Türkiye Çağdaş Ressamlar Derneği başkanlığı, Görsel Sanatçılar Derneği başkanlığı, İstanbul Resim Heykel Müzesi müdürlüğü, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü başkanlığı, Yıldız Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan Erbil, yurtiçi ve yurtdıiında çeşitli sergiler açmış ve bir çok ödül aldı. 1991 yılında Devlet Sanatçısı ünvanı almaya hak kazandı. Balıkesir’de kendi adını taşıyan bir müze bulunmaktadır.  Eserleri yurtiçi ve yurtdışında resmi kurum ve özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. 


     Resim sanatı denilince başlıca isimler ve yapıtlar gelir insanın aklına sitemizde bir çok tablo  örneğine rastlamak mümkün.   


 

   EDOUARD MANET : SANAT TARİHİNE ATILAN SIRA DIŞI BİR İMZA


    Sanat Tarihinin karanlık dehlizlerini aydınlatan empresyonist bir ışık olan Manet,varlıklı ve bir o kadar da elit zümreden bir ailenin oğlu olarak 23 Ocak 1832’de , Fransa’nın Paris şehrinde hayata merhaba demiştir.


     Ailesinin beklentisi onun bir hukukçu olması yönünde gerçekleştiyse de dayısı Charles Fournier’in katkısıyla çizim derslerine başlamış ve bunun akabinde Louvre müzesindeki başyapıtları inceleyip kopyalar çıkartmış ve sanat dünyasındaki ilk adımlarını atmaya başlamıştır.


     Manet , 19.yy’da modern hayatı tuvaline aktaran resimler yapmaya başlamış ilk ressamlardandır .Eserleri ve hayata bakış açısı onun gerçekçilik akımından izlenimciliğe geçişinde önemli bir rol oynamıştır. İlk dönem başyapıtlarından Kırda Öğle Yemeği ve Olympia kendisinden genç ressamlara esin kaynağı olmuştur. Günümüzde bu iki resim modern sanatın başlangıcı kabul edilmektedir.



    Manet daha çok figür ressamıdır fakat o izlenimselliğinidaha da yüceleştirerek abidevi formlara sokmayı başarmıştır.  Bundan dolayı aynı zamanda bir portre sanatçısı olması da gayet doğal bir sonuçtur. Burada odaklanılması gereken en önemli husus ise Manet’in forma (biçime) değil de karakter gösteren izlenimlere bağlı bir sanatçı oluşudur. Manet’in resim algısı ve sanatsal birikimi Louvre’de öğrenilmiş bir kültürel etkileşime yazı tekniği ise izlenimci (empresyonist) bir bakış açısına uygundur.




    EKSPERSYONİZM


   Sanat akımlarından ekspersyonizm yani dışa vurumculuk,aslında çoğumuzun içinde varolan ama keşfedemeğimiz bir sanat akımıdır.


   Sanatçılar hıçınlıklarını ya da duygusallıklarını renklere dönüştürürken karşıdakine uyandırdıkları duygunun, kendilerinkiyle örtüşmesini baz aldıklarını hiç sanmıyorum.


    Bana göre sanatı gören kişinin bu tür eserleri gördüğünde onda merak uyandıran şey nasıl bir ruh haliyle yapılmış olması.Örneğin Munch ın çığlık tablosunda yakarış,korku,çaresizlik duygusu kişide çok ta mutlu bir his uyandırmadığı  kesin.Ya da Van Gogh un ölmeden önce akıl hastanesinde yaptığı son eserleri?Zaten eğer Van Gogh'un eserlerine de bakarsak hüzün ve hayal hepsi bir arada.Bilerek çirkinleştirilen objeler ise bana göre tamamen biliçaltı ya da kendi mutsuzluklarının sanatlarına yansıması .Bunun sebebide yalnız insanların yalnızlıklarını çoğaltarak herkese pay verip biraz olsun azaltmak istemeleri.Yoksa ben o dönmelerde dahi renklerin soluk ve insanların hep yorgun olduğunu düşünmüyorum..     




  FİKRET OTYAM


   19 Aralık 1926 yılında Aksaray’da doğan Fikret Otyam, Yükseköğrenimini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nde tamamladı. Ressamlığın yanında gazeteci, yazar ve fotoğraf sanatçısı olarak da birçok çalışmaya ve esere imza attı. Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yapmış olduğu röportajlar, öğrencilik hayatında başlamış olduğu gazetecilik hayatında tanınmasına neden oldu.  Kendi anlatımıyla aslında gazetecilik hayatı babasından istediği fotoğraf makinesi ile başladı. Bu ilk adım Otyam’ı ilerleyen yıllarda Son Saat, Cumhuriyet ve Ulus Gazetesi gibi kuruluşlarda gazeteci olarak çalışmasına vesile oldu.


   Fikret Otyam’ın her bir çalışması aslında bir diğerine ilham oldu denilebilir. Gazeteciliği, Anadolu insanının sorunlarını aktarmak noktasında onu toplumsal belgeci fotoğraf anlayışının Türkiye’deki sembol ismi haline getirdi. Anadolu insanının sorunlarını, fotoğraflarla aktararak görünür kıldı. Fikret Otyam, Ahmet Arif’in deyişiyle objektifi yüreğine takan adamdı. O yalnızca fotoğrafını çekip uzaklaşmadı insanlardan. Gördüğü ve fotoğrafladığı bir sorunun, sıkıntının çaresini aramayı da kendine görev bildi.


   Fikret Otyam’ın Anadolu’daki yolculuğu tablolarına da yansıdı. 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’nun doğası, halkı ve yaşantısı akademik çizgiden uzak, geleneksel çizgileri temel alan bir anlayışla tablolarında yorumlandı. Otyam’ın güzel gözlü Doğu Anadolu kadını yine Anadolu’nun renkleri ve hüznüyle harmanlandı. Ünlü ressam Bedri Rahmi’nin öğrencisi olan Fikret Otyam yurt içi ve yurt dışında otuzun üzerinde sergi açtı ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer aldı.


  İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra, Dünya Gazetesi Yazı İşleri Müdür Yardımcısı olmuş, ayrıca ünlülerin kitap kapaklarını ve iç resimlerini de çizmeye başlamıştır. Daha sonra 1956’dan itibaren Ankara’da Ulus gazetesinde, 1962’den itibaren de Cumhuriyet gazetesinde sanat ve siyaset yazarlığı yapmıştır. Resim çalışmalarını Cumhuriyet gazetesinden emekli olduktan sonra (1979) yoğun biçimde sürdürmüştür. Resimlerinin konusu 1950’li yıllardan itibaren Anadolu’nun doğası, halkı ve yaşantısını yansıtmaktadır. Akademik bir eğitim görmüş olmasına karşın, akademicilikten uzak, geleneksel çizgileri temel alan bir tarz, renkçi-lekeci eğilim resimlerine yansımaktadır. 


   İlk resim sergisini 1952 de açan sanatçı günümüze kadar yurt içi ve yurt dışında otuzun üzerinde sergi açmıştır ve resimleri birçok yurt dışı müzelerinde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. 



   Doğu ve Güneydoğu Anadolu halkı ile yaptığı röportajları konu alan gazete yazıları hazırlamış, daha sonra bu röportaj serileri Topraksızlar, Gide Gide, Ha Bu Diyar, Harran ve Irıp, Ey Samandağ Samandağ adlı kitaplar olarak yayınlanmıştır. Gazetelerde, hazırladığı desenler de yayınlanmıştır. 1953-1996 yılları arasında Anadolu insanının yaşamını belgelediği fotoğraflarını da "Gide Gide" başlığı altında, "Memleketimden İnsan Manzaraları, Anadolu 63" adlı sergilemelerle tanıtmıştır. Fikret Otyam’ın fotoğraf sanatındaki başarısının temelinde Bedri Rahmi’nin üç tonda leke konusundaki öğretileri yer alır. Bu tekniği yağlı boya teknikleri çalışmaları ile birlikte yan yana yürütmüştür. Resmi hiçbir zaman bırakmamasına karşın 1980’e kadar fotoğraf ve yazarlık çalışmalarında yoğunlaşmıştır.




   BİR KARE BİR HAYAT


    Fotoğraf  kimine göre hayatın sadeleştirilmiş halidir kimine göre ayrıntılı şölenidir. İçinde barındırdıklarıyla insanı kah hüzne kah tebessüme sürükler.Siyah beyaz , yarı mat ya da renkli  çıktı arka yüzünde o günün anısını taşıyan silik yazılarla nefes alır çerçevesinde. Ah şu günler diye  iç geçirtir insana ne kadar yaşlanmışım, ellerim ne kadar küçükmüş, annecim ne kadar da güzelmiş.Parlak bir kağıt olmamıştır, kimse için. Kimine atadan miras kimine evlattan yadigardır.Herkes kendi ışığını yazar o kağıda , kendi hikayesini.Doğallık ön planda olmalıdır öyle özellikle poz verilerek yapılan çekimler samimi gelmez insanaAniden patlamalı flas ve o kare en doğal haliyle girmeli objektife, bir  anlamı olmalı.Stüdyo çekimleri iticidir bana göre. 


    Albümlerde ya da dergilerde  hep anlık fotoları sevmişimdir ne sahte bir gülümseme ne de şımarık bir şekil yoktur onlarda neyse odur. Bir tek  toplu aile fotoğrafları istisnadır çünkü o fotolarda bir arada o an bulunmak zorundayızdır onun da tadı başkadır kiminin gözü kapalı çıkmıştır kimi yerine yerleşememiştir aynı anda peynirler , 333 ler havada uçuşurken ufaklıklar olaydan bir haber ön tarafa dizilmişlerdir.Fotoğrafı nefes aldığını hissettirmelidir bir  ruhu olmalı öyle üzeri işlenmiş kendi olmayan bir nesne haline dönüştürülmemelidir. Hatırasına , sahip çıkmalıdır. Başka bir tona  dönüştürülmeden yansımalıdır  gözlere.





    FOTOĞRAF ve MUTLULUK


  Günümüzde artık herkesin elinde bir dijital ya da profesyonel fark etmez fotoğraf makinesi var. Aslında gelişen teknoloji sayesinde fotoğraf makinesine de gerek yok artık, onun yerine fotoğraf çekme kalitesi de giderek arttırılan cep telefonları ve özellikle tabletler artık fotoğraf makinelerinin yerini tutmaktalar.


  Fotoğraf ve fotoğraf çekme denen olgunun bu denli amiyane tabirle "ele ayağa düşmesi" fotoğraf sanatından ne götürmüş ne getirmiştir acaba? Bu durum bize yine bazı şeyleri sorgulamamız gerektiğini düşündürüyor bana. Acaba kapitalizm denen olgu "fotoğraf sanatı"nı nasıl değiştiriyor ve dönüştürüyor?


  Fotoğraf makineleri, cep telefonları ya da tablet bilgisayarlar herkesi birer fotoğrafçı mı yapıyor? Yoksa sadece amatör ruhla yapılan bir eylem olarak mı görmek gerekiyor? Hepsinin yanında bu niceliksel artış nitelik açısından nasıl değerlendirilmeli? Kaliteyi ve sanatı aşağılıyor mu?Bu soruların cevabını vermek elbette güç çünkü bu soruların kesin bir cevabı yok bu da bizi olaylara farklı bir gözle bakmamızı gerekli kılıyor.


   Ancak ben meseleye bu noktada biraz farklı bakıyorum. Ölçüt olarak mutluluğu ele alıyorum. İnsanlar, bu şekilde fotoğraf çekmekten ve çektirmekten; yıllardan sonra dönüp o fotoğraflara baktıklarında, eskiden tarihi, turistik yerlerde ya da piknik alanlarındaki o babacan fotoğrafçı amcalardan çekildikleri fotoğrafları gördüklerinde hey gidi günler hey diyebiliyorlar mı? Bence demiyorlar ama insanlar yine de mutlu ellerindeki oyuncaklarla oynamaktan yani fotoğraf çekmek ve çektirmekten mutlular. Asıl odaklanmamız gereken nokta da bu sanırım.




      GÖRDÜĞÜMÜZ GÖRÜLENİN ÖTESİNDE


      Fotoğraf, insanın kendi aynasıdır. Mutluluğumuzu, acımızı, üzüntümüzü çerçeveletip asarız farkında olmadan ve bakıp hatırlarız hislerimizi, hissettirdiklerimizi. Ne kadar farkına varmasakta kendimize dışarıdan bakmayı öğreniriz. Bunu bilinçli de yapmayız aslında ama eleştiririz kendimizi; gülüşümüzü, neden orada olduğumuzu, neden yanımızda o insanların olduğu ve bezende nasıl o kadar mutlu olabildiğimizi sorgularız, şimdi niye olamadığımızı düşünürüz.


       İnsan zamana meydan okuyamaz ama zamanı karelere ayırabilir. Bir yapbozun parçaları gibi olur bu kareler yavaş yavaş kendimizi tamamlarız her fotoğrafta. Kontrol edemediğimiz zaman içinde yolculuk yaparız. Özlemle ya da yaşlı gözlerle baktığımız tek bir an olur her fotoğraf. Bazen sonsuz bir deniz bazen hazin bir günbatımı bazen ise tek bir yağmur damlası damarlarımızdan beynimize ve kalbimize hükmeden tek bir kan pıhtısı gibidir.


       Hedefleri ve hayalleri olan canlılar olarak yaşarken; hayat, kendimize hatırlatmayı unuttuğumuz benliğimizi gizler. Çocukluluğumuzun gizli dolaplarında kalmış o gerçek gülümsememizi yakaladığımız bir fotoğrafta hayretle bakarız gözlerimizdeki mutluluğa. İşte tam da bu nokta da işinin ehli insanlar girer hayatımıza. Bizim zamanın içerisinde kaybettiğimiz o mucizevî anları en güzel duygularıyla yansıtırlar objektiflerine ve bizim anlarımız, anılarımız olurlar. Bir yaşam kesiti gibi sunulur gözlerimizin önüne gerçekler, duygularımız en derinden hareket eder, bizi benliğimize sürekler. Saniyeler umursamazca hızla ilerlerken, hayat peşinden koşarcasına giderken, farklı dertlerle insanlar yorulurken belki de varlığından haberdar olmadığımız en güzel çiçek şanslı isek görebildiğimiz o tek kare fotoğrafta açılıverir bir anda.



Renklerin Anlamları ve İnsan Üzerindeki Etkileri 

Kahverengi


    Kahverengi toprağın ve doğallığın rengidir. Ciddiyet, dayanıklılık, sadelik, dostluk ve metanetin sembolü olarak kabul edilir. Toplum içinde rahatlığı sağlar. Sosyal denge simgesidir. Zihin üzerinde etkilidir. Çok dikkat çekmeyen bir renktir.

   Kahverengi giyen insanlar özellikle toplum içinde rahattırlar. Karşısındaki insanda da resmiyetten uzak, rahat bir havaya neden olur. Kahverenginin verdiği bu rahatlık ve paylaşma isteği konuklarında rahatlık isteyen televizyon programcıları tarafından kullanılmaktadır.

Kahverengiyi seven insanların tenleri genellikle hassas ve duyarlıdır. Duygusal yönleri ağır basar. Kendilerini güvende hissedecekleri tanıdık ortamlara ihtiyaç duyarlar. Sakinliği ve sadeliği severler, fakat yalnızlıktan hoşlanmazlar.

   Kahverengi, bulunduğu ortamda insanın hareketlerini hızlandırır. Bundan dolayı, hızlı yemek yenilen hazır yemek salonlarında kahverengi tercih edilir. Zeminde kahverengi kullanmak toprağın güvenliğini hissettirir. Bu nedenle, resmiyetten uzak, rahat ve güvenli bir ortam oluşturmak istenen mekanlarda tercih edilebilir.

   Özellikle toplum içinde rahatlık ve güven verir. Zihni faaliyetleri destekler. Çocukların kendilerini güvende hissetmeleri için faydalıdır. Ayrıca, çocuklarda yardım sever olmayı ve yaptığı işi sağlamlaştırmayı teşvik eder.

www.canvasci.com adresinde kahverengi severliğinizi pekiştirecek pek çok kanvas tablo bulabilirsiniz.



Renklerin Anlamları ve İnsan Üzerindeki Etkileri 

Mavi Renk

Mavi yeryüzünde en çok karşımıza çıkan renklerden biridir. Gökyüzü ve denizler buna en güzel örnektir. Mavi gökyüzü ve deniz; özgürlüğü, huzuru ve sonsuzluğu ifade eder. Mavi renk durağan ve çok göze batmayan bir renk olduğu için özellikle arka fonlarda kullanılabilir. İnsana rahatlık ve huzur veren, dinlendirici bir renktir.

Mavi rengi seven insanlar genellikle sakin, düzenli, güvenilir, sadakat sahibi, barışçıl ve içe dönüktür.

İnsanı sakinleştirici etkileri vardır. Bu nedenle, bazı okullarda mavi renk kullanılmaktadır. Dinlenme mekanları ve yatak odası için de uygundur. Sakinleştirici etkilerinden dolayı çalışma mekanlarında kullanılmamalıdır.

Mavi renk, gözleri ve sinirleri rahatlatır. Göz hastalıklarına ve stres, sinirsel baş ağrısı ve migrene karşı faydalıdır. Guatr, boğaz ve bademcik ağrısı gibi boğaz hastalıklarında mavi renk tedaviyi destekler. Kızamık, boğmaca gibi çocuk hastalıklarında etkilidir. Diş çıkaran çocukları rahatlatmaya yardımcı olur. Sakinleştirici ve kan akışını yavaşlatıcı etkileri ile tansiyonu düşürür. Bu özelliğinden dolayı yüksek tansiyonda ve ateşli hastalıklarda faydalıdır.

Mavi çok yoğun olarak ya da koyu tonlarda kullanılırsa insana sıkıntı verebilir. Açık mavi ise buzu çağrıştırır ve insanda soğukluk ve yalnızlık hissi uyandırabilir. Mavi güvensizliğe, aşırı duygusallığa ve tembelliğe neden olabilir. Bundan dolayı, karamsar kişiler için uygun bir renk değildir.

"www.canvasci.com sitesinde mavinin her tonuna dair kanvas tablo bulabilirsiniz."



     RESİM SANATINDA SÜRREALİZM


     Sürrealizm (gerçeküstücülük); realizmin (gerçekliğin) karşıtı;  gerçekte olmayan unsurlar ve düşünceler kullanarak, kendi hayal güçleriyle düşsel resimler üreten ressamların resim anlayışını ifade eden bir sanat akımıdır.  20. yy.’ın başlarında Avrupa’da ortaya çıkmıştır. 

Sanatçılar, 1. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım nedeniyle, gerçekliğe karşı tavır alma ve akılcılığı reddetme yöneliminde bulunmuşlardır. Akım, 1924 yılında şair ANDRE BRETON tarafından Sürrealist Manifestosu ile ortaya atılmış, tüm sanat dallarını kapsamıştır. Manifestoda akım şöyle tanımlanır:  “Sürrealizm, saf psişik otomatizmdir. Düşüncenin gerçek işlevlerini sözlü veya yazılı olarak ya da daha başka yolla ifade etme girişimi, herhangi moral ya da estetik ön koşullandırmaya bağlanmadan mantık kontrolü olmaksızın düşüncenin yönlendirilmesidir.” 

     Sürrealist ressamlar sanılanın aksine anlamsız; ifadesiz eserler ortaya çıkarmaz, anlam bilinç dışı düşlemlerinde aranır. Nesneler doğal ortamlarından çıkartılıp, şaşırtıcı, düşsel zeminlere taşınır. Akım Sigmund Freud’un psikanaliz çalışmalarından beslenmiş, bilinçaltı sanatsal yorumlanmıştır.(119) Gerçeğin keskinliği; mantık normları, fizik kuralları vb. önemsizdir; rüyalar, gizli duygular, inançlar, sihirbazlık, korkunç hayal dünyası gibi ‘soyut olan’ aranır. Arayış hipnoz uykuları, otomatik metin elde etme gibi yöntemlerle desteklenir. Andre Breton 2. Manifestoda şöyle söyler: “Sürrealist düşüncenin amacı yönünden fizik gücümüzün toptan kurtulması olduğunu anımsamamız gerekir. Bunun için gizli yerlerin sistematik olarak aydınlatılması diğer bölgelerin giderek puslanması ve mutlak anlamda yasaklanmış bir ülkeye aralıksız yapılan bir yolculuk gibi yöntemlerden yararlanılır.”

Ünlü sürrealist ressamlardan bazıları: Salvador Dali; Rene Magritte, Max Ernest, Georgio de Chirico, Andre Masson, Joan Miro, Man Ray. 



SANATIN TOPLUMLA İLİŞKİSİ


     20.YY’a kadar sanat kiliseye bağlı,toplumdan kopuk,gerçeği yansıtmaktan öteye geçemeyen dar kalıplara sıkışıp kalmıştı.. dostoyevski,zola vb.. realistlerle doruğa çıkan gerçekliğin sadece sanat olmadığını anlamak gerekiyordu. Yeni dünyalar yaratmak,yeni biçimler oluşturmak için naturalist anlayışın yıkılması ve yerine daha sanat-toplum ilişkisi içinde yeni anlayışlar ortaya çıkarmak amaçlanıyordu.

     Toplumla ilişki içinde,yeni alanlar yaratmak ve bu bilinç düzeyiyle sanatı biçimlendirmenin İlk adımları kübizmle atılmıştır; Picasso,braque ve konstruktivistler bu sanat ve toplum ilişki biçiminin değişmesine öncülük etmişlerdir.Maleviçin nesnesiz sanat,mondrianın nesneden ayrı aradığı denge,dinamizmle birlikte sanatın evrensel sürecide başlamış oluyordu.1924’de “De Stijl” dergisinde Doesburg şöyle diyordu: “Sanatla yaşamın birbirinden ayrı alanlar olmadığını anlamalıyız artık” onlara göre toplumdan uzaklaşmış,hiçbir yenilik ve toplumsal kaygı gütmeyen sanatın yeri müzeydi.Yeni sanat yaşamın içine girmeli,toplumla paralel bir bağ kurmalıydı.1919’ da Bauhaus kuruluyor ve kurucularından Gropius bu okulun amacının, çeşitli meslek alanlarından gelen sanatçıların kolektif bir bütünlük içinde sadece gördüklerini yinelemek değil,aynı zamanda çözüm üretmek ve yaratıcı bir üslub edinmekle özetliyordu.Ressamların,mimarların,dekoratörlerin oluşturacağı yeni bir sanat üslubu oluşmuş oluyor ve eski geleneksel sanat anlayışın kalıpları kırılıyordu.Bu sanatın yaşam ve toplumla birebir bağlantısını kuran ve bu ilişki içinde daha iyi yaşam alanları,dünya görüşü oluşturmak için çözüm arayan sanat  toplum içinde bir dil,yaratıcı bir sunum olarak katılıyordu.

     20 yy sanatı taklitten öteye geçemeyen bir sürecin yeniliklere,gelişmeye kapalı bir toplum yaratacağının kaygısını taşımaktır aslında,düşünmek-üretmek-sanat-yaratıcılık başlıklarının arasındaki bağlantıları iyi kurarak,çözüm üreten,yaşadığı toplumdan,dünyadan kopuk olmayan yazar,ressam,mimar her ne meslekten olursa olsun disiplinlerin yaratıcı bir sürecin ta kendileri olduğunun ve kendini çağdaş hissetmenin özünü temsil eden bir denklem oluşturmanın parçaları haline gelen kolektif bir bütünlüğe de öncülük eder bir yerde..


Vitebsk Neresi ?


Vitebsk, Beyaz Rusya ya da resmî adıyla  Belarus’un nüfus açısından dördüncü büyük şehridir. Belarus Kuzey Avrupa'da yer alır. Başkenti Minsk'dir. Yaklaşık 10 milyon nüfusu olan Belarus’un yüzölçümü 207.600 km²dir. Denizle bağlantısı yoktur. Ama irili ufaklı binlerce gölü vardır. Komşuları batıda Polonya, kuzeybatıda Litvanya, kuzeyde Letonya, doğuda Rusya Federasyonu ve güneyde Ukrayna'dır. 

20. yüzyılın efsane ressamlarından Marc Chagall  diyor ki: “Vitebsk’i tarif edilemez bir şekilde seviyorum. Ama orada doğduğum için değil, bütün hayatımın sanat rengini orada bulduğum için”

Vitebsk şehrinin İçinden Dvina ve Viteba nehirleri geçiyor. Şehre adını veren küçük Viteba nehri, sularını Dvina’ya boşaltıyor. 1000 yılı aşan bir tarihe sahip olan kent Belarus’un en eski şehirlerinden biri. Bir efsaneye göre,Kiev Prensesi Olga tarafından 974 yılında, Prensesin bir Baltık kabilesi olan “Yatvyagi” lere karşı zafer kazanmasının ardından kurulmuş. Çalkantılı bir tarihi var. 1300’lerde Litvanya Büyük Dükalığının, 16.yüzyılda Polonya- Litvanya Cumhuriyetinin, 1700’lerin sonunda da Rus İmparatorluğunun parçası olmuş. 1812’de Napolyontarafından işgal edilmiş. O dönemde Vitebsk ve çevresinde altı büyük savaş yapılmış.Tolstoy’un Savaş ve Barış romanında anlattığı savaş da bunlardan biridir.  

350 bin nüfuslu Vitebsk, halıları ve tuhafiye ürünleri ile ünlüdür.



   20. Yüzyıla Kadar Sanat  Ortamı

     Avrupa kıtasında özellikle 18. ve 19. yy de ortaya çıkan sanat akımları ve hareketleri 20. yy sanatını oldukça etkilemiştir.

     Empresyonizm (İzlenimcilik) başta olmak üzere arts and crafts hareketi, sembolizm ve ön Raffaellocular 20. yy sanatını şekillendiren akım ve hareketlere örnek olarak gösterilebilir.

      Ön Raffaellocular, 19. yy dolaylarında ortaya çıkmış İngiltere menşeli bir sanatçı grubudur. Ön Raffaellocular,  nesnenin doğal ayrıntılarını resme aktarmışlardır. Özellikle mitolojiyi ve ortaçağ İngiliz efsanelerini resimlerinde işlemişlerdir. Bu grup, Erken Rönesans resim sanatını canlandırabilmek için resimlerinde göz alıcı ve parlak renkleri kullanmaktan kaçınmamışlar ve ayrıntılarda sadeliği önemsemişler ve üzerinde durmuşlardır.

       Ön Raffaellocular aynı zamanda arts and crafts hareketini de tetiklemişlerdir. El sanatlarını, başta İngiliz toplumu olmak üzere kısa bir süre sonra tüm dünyaya yayılmış, kısa bir süre sonra iş eğitimi veren okullar açılmıştır.

        19. ve 20. yy da gelişen teknoloji ile insanlar daha iyi koşullarda yaşamıştır, fakat Kapitalizm de acımasız yüzünü göstermiş, özellikle sanatçılar bu durumdan olumsuz etkilenmiştir. 19. yy dolaylarında ortaya çıkan sanat akımlarının ana felsefesi, sanayi devrimini ve onun getirdiği zorluklar ve geçmişin değerlerine özlem olarak nitelendirilebilir.

        Dünya’da görsel sanatlara yön veren önemli akımlardan biri olan sembolizm 19. yy de Fransa’da ortaya çıkmıştır. Sembolizme göre doğadaki her obje birer sembolden ibarettir. Sanatçılar iç dünyalarını eserlerine aktarırken, onları sembollerin ardına gizlemişlerdir. Bu akım dadaizm, sürrealizm ve ekspresyonizmi etkilemiştir ve onların öncüsü olmuştur.  


 

   ÇİN MİMARİSİ


    Çin, oldukça köklü bir geçmişe sahip bir kültüre ve uygarlığa sahiptir.  Bu köklü geçmiş ve kültür, Çinlilerin sanat anlayışına da yansımıştır ve karşımıza yapmacıksız, dış etkiler sonucu asimile olmamış, oldukça doğal ve natüralist bir sanat anlayışı ortaya çıkmıştır.  Özellikle Çin mimarisi, bu sanat anlayışını tamamen yansıtmaktadır.

     Dünyadaki en önemli üç mimari sistemden biridir. Çin mimarisi dışında kalan diğer iki önemli mimari sistem olan İslam mimarisi ve Batı mimarisi her ne kadar günümüzde de oldukça değerli olsa da, özellikle Batı mimarisi akımların etkisinde kalmış ve sık sık değişime uğramıştır. 

     Birçok Uzakdoğu ülkesinde ve Moğolistan’da oldukça etkili olmuştur. Çin kültürüyle birlikte gelişim gösteren Çin Mimarisi, yapılarda derin kültürel anlamlar barındırmaktadır ve her yapı Çin kültüründen önemli izler taşımaktadır. Çin mimarisi Antik Çin mimarisi (19. yy a kadar) ve Modern Çin mimarisi (19. yy sonrası)  olmak üzere iki başlık altında incelenebilir.  Antik Çin mimarisinin en önemli yapıtları arasında Yasak Şehir ve uzaydan da görülebilen Çin Seddi örnek olarak gösterilebilir.

    Çin mimarisi, geniş coğrafyalara hakim olduğu için kültürlere göre (özellikle malzeme kullanımı olmak üzere) farklılık gösterebilmektedir.  



   Guernica


    Tablolar değerleri incelendiğinde birçok bakımından ele alınır. Kullanılan renkler, renklerin uyumları, çizgiler, gölgelendirmeler vs. Fakat eşsiz tabloyu diğerlerinden ayıran özellik, içinde bulundurduğu ve gizlediği anlam ve yorumlanabilme potansiyelidir. Bu tablolarda konu ve tema sınırlaması yoktur. Önemli olan, tabloyu göreni en zayıf yerinden vurmak, ona estetik zevki aşılamak ve ona derin bir iz bırakmaktır. 

    Pablo Picasso’nun Guernica adlı tablosu yukarıda bahsettiğimiz bütün nitelikleri fazlasıyla içinde barındırabilecek nadir ölümsüz bir örnektir. Bu tablo, Guernica Katliamı’nı baştan sona anlatan, ansiklopedilerde bulunan sayfalarca bilginin sadece tuvale estetik ve duygu ile aşılanmış hali olarak özetlenebilir.

    Kısaca Guernica Katliamı : 26 Nisan 1937 tarihinde, İspanyol İç Savaşı’nda Nazi savaş uçaklarının Guernica şehrini bombalamasıdır. Bu katliamda kesin kayıtlar olmamasına rağmen en az 250 kişi hayatını kaybetmiş ve bir o kadarı da yaralanmıştır. Pablo Picasso, katliamdan yaklaşık 15 gün sonra bu tabloyu tamamlamıştır. Bu tablo dünyanın çeşitli yerlerindeki fuarlarda büyük ilgi görmüş, aynı zamanda iç savaşın vahametini tüm dünyaya tanıtmıştır. Zamanla bu tablo, savaşın yarattığı trajedileri, üzüntüleri ve acıları gösteren bir özet haline gelmiştir.

    Tablonun 3,5 metrelik yüksekliği ve 7,5 metrelik genişliğinin yanı sıra en dikkat çekici yanı tamamen siyah ve beyaz renklerden yapılmasıdır. Bu tabloda gaddarlık, ölüm, şiddet, acı vs. bütün öğelerin temsilcilerini görmek mümkündür. Siyah ve beyaz tonlar, o zamanın çıkan siyah-beyaz gazetelerine atıfta bulunmuş ve savaşın cansızlığına dikkat çekmiştir. Öyle ki, Guernica her zaman çelişkili yorumlar almıştır. 

    Guernica’da İspanyol kültürüne ait iki önemli öğe olan at ve boğanın ne anlama geldiği sık sık tartışılmıştır. Fakat Picasso resimlerinde bu iki figürü çokça kullandığı için tamamen kesin bir yorum yapılamadıysa da Picasso, bu tartışmalara bu iki figürü anlam yüklemek için çizmediğini söyleyerek ve nesneleri nesne olduğu için çizdiğini belirterek son vermiştir. Kısaca Guernica, katliamın acınsın ölümsüz kılmış ve bu tabloyu yorumlayabilen herkese estetik zevk yanında acıyı da tattırmıştır.



İzlenimci Heykel Sanatı


İzlenimcilik, görsel sanatlar alanında sadece resimde etkisini göstermemiştir. Bazı izlenimci sanatçılar heykel sanatında da bu akımı temsil edip eser vermişlerdir.  Resimlerinde çizimlerine katkı sağlamak amacıyla heykelciliğe başlayan Degas (en ünlü yapıtı ; 14 Yaşında Küçük Dansçı Kız) ve karısının büstünü yapan Renoir bu sanatçılara örnek gösterilebilir. Fakat izlenimci heykel sanatı Rodin ile yepyeni bir kimliğe bürünmüştür.

    Rodin, heykel sanatına yeni bir soluk getirmiştir. Klasik tarza bağlı olsa da akademinin uzaklaşmış, bir nevi bağımsızlığını ilan etmiştir. Heykelde süslemeleri ve anıtsal ifadeleri kullanmaktan kaçınmıştır. Heykelde sık sık gerçek insan görüntüsünü kullanmaya tercih etmiştir. Sanatçı eserlerinde dramatik sahneleri,  duyguların yoğunluğunu ve insanı oldukça başarılı bir şekilde ifade etmiştir ve eserlerinde bir nevi bu durumları anlatmıştır. Heykel sanatına ait çizim, teknik vs. detaylarla uğraşırken hikayeden ve oluşturduğu kişiliklerden asla ödün vermemiştir.  Rodin, düşüncelerini mermere işleyen sanatçı olarak bu şanıyla günümüze kadar gelmiştir. 

     Özellikle 1902 yılında yaptığı ‘’ Düşünen Adam ‘’ adlı yapıtı bunu oldukça başarılı bir şekilde kanıtlar niteliktedir.


Leonardo Da Vinci


Leonardo Da Vinci Rönesans sanatının zirveye ulaşmasında etkili olan, sanat ve bilim alanında bıraktığı miraslar ile günümüzde dahi zekasının sırrına erişilemeyen bir dahi olarak nitelendirilebilir. Rönesans deyince akla ilk o gelir. Gizemli Sion tarikatının da bir aralar üstatlığını yapan Da Vinci, sanatsal hümanizmin de öncüleri arasında sayılabilir.

      1452 Toscana doğumlu olan Da Vinci doğa bilimci, ressam, müzisyen, araştırmacı, mimar ve mucit olmak üzere birçok sıfatla nitelendirilebilir ki bu onun çok yönlülüğü hakkında bize fikir vermektedir. Verrochi’nin yanında aldığı çıraklık yaptığı sırada yetenekleri hemen keşfedildi. Sanatında dış dünyayı olduğu gibi resimlerinde aktarırken aynı zamanda yeni icatlar ile de izleyicilerin etki altına alınabileceğini düşünüyordu. Çıraklık eğitimini Floransa’da gördükten sonra ressam kimliğiyle Milano Sarayı’na gitmiştir. Fakat Leonardo Da Vinci özgürlüğüne düşkün ve emir almayı sevmeyen bir adamdı. Hatta bugüne kadar ona verilen siparişlerin çoğunu tamamlamadığı bilinmektedir. 

        Özellikle içine bir sürü subliminal mesajlar gizlediği Mona Lisa ismi, günümüzde de bir şaheser niteliği taşımaktadır ve neredeyse hiçbir tablo onun şanına ve şöhretine ulaşamamıştır.


Neoklasisizm

Sanatsal Akımların resim sanatına oldukça fazla katkıları vardır. Resmin konusu ve temasından çizim tekniğine hatta kullanılan renklerine kadar birçok özelliği belirler ve bunları belli bir denge ve kuralda tutar. Sanatsal akımlar genellikle önceki akımların eksikliklerinden, kusurlarından veya yenilik ve tabu yıkma arayışlarından doğarlar. Fakat bazı akımlar ise bir nevi ‘’eskiyi özleyen’’ yani eski değerlere dönüş amacı ile ilerler. 
    Neoklasisizm de isminden anlaşılabileceği gibi bu amacı yani eskiye dönüş amacını güden akımlardan biridir. 18. yy ikinci yarısında ortaya çıkan bu akım Antik Roma ve Yunan tarzını benimsemeyi ve klasik değerlere geri dönmeyi benimsemiştir.  Bu akım adından ve amacından da anlaşılabileceği gibi antik kaynaklardan yararlanmayı amaç edinmiştir. Ayrıca resimde simetri ve çizgiyi ön plana çıkarmıştır. 
     Bu akımın ve dönemin başını çeken sanatçı ise Jacques Louis David’dir.  Fransız İhtilali’nin önemli bir destekçisiydi.  Ona göre İhtilal en az Roma ve Antik Yunan tarihinin olayları kadar önemliydi. Marat’ın Öldürülmesi adlı tablosu, onun ihtilale verdiği önemin bir nevi simgesidir.

Paul Cezanne


Paul Cezanne, ileri izlenimcilik akımının en tanınmış sanatçıları arasında gösterilebilir.  Cezanne, sanata yaklaşımıyla, üslubuyla ve getirdiği, uyguladığı yenilikler ile 20. yy sanatına yön veren önemli ressamlar arasına girmiştir.  
      1862 yılında sanat hayatına başlayan Cezanne,  ünlü Paris Academie Suisse’e girmiştir. Burada birçok ünlü ressam ile tanışmıştır.Özellikle Pisarro ile tanışması onu oldukça etkilemiştir. Çünkü Pisarro ile tanıştıktan sonra melankolik üslubunu terk etmiştir ve dramatik yönünü bırakmıştır. Resimlerinde hafif fırça darbelerini kullanmayı tercih etmiştir. 1872-1882 arası zaman diliminde Cezanne izlenimci eserler vermekteydi. Fakat izlenimcilerin sergilerinde eserlerinin anlaşılmaması ve alaya alınması üzerine git gide bu tarzdan uzaklaşmaya başlamıştır.
       Cezanne, yapıyı eserde ön plana çıkaran ve önem veren bir üslup geliştirmiştir.  Objelere küp, silindir vs. geometrik şekiller olarak bakılması gerektiğini söylemiş ve savunmuştur.  Onun amacı şekilleri bozmak değil, sadece şekle ulaşmak için bazı ayrıntılara yer vermemek hatta kaldırmaktır.  Hayal gücünün ve incelemelerini sık sık kullanmıştır. 
      Klasik perspektif kurallarına uymayan bu tarzı,  daha sonra kübizm akımına öncülük etmiştir.


Rosslyn Şapeli

Hıristiyanlık denince akla çeşitli yapılar gelir. Kiliseler, manastırlar, katedraller, bazilikalar, şapeller vs. Şapeller, kiliselerden daha küçük ve gözlerden daha ırak yerlerde bulunan ibadet alanlarıdır, kiliselere veya vakıflara bağlıdırlar. Ayrıca kiliselerden farklı olarak medreselere de benzetilebilir.  Şapellerin tasarımlarında da Hıristiyan motifleri sık sık kullanılır. Fakat, bir tanesi ki bu da Rosslyn Şapeli, bu yapı tabuları yıkacak bir özelliğe sahiptir. Bu özelliği ise mimari yapısı ve tasarımıdır.

Kısaca bu yapıdan bahsedecek olursak yapımı yaklaşık 40 yıl süren şapelin inşaatına 1446 yılında başlanılmıştır.İnşaatın başında bulunan Sir William Sinclair, süslemelerden tasarımına kadar bu şapelin her şeyiyle ilgilenirdi.  Ana teması ve başlığı ‘’Tapınakçıların Hazinesi’’ olan öykülerde bu şapelden de sık sık bahsedilir. Fakat bu şapeli diğer şapeller ve kiliselerden ayıran birçok özellik vardır. Özellikle bu şapel bir ibadet alanı değildi. Burada dini eğitim verilirdi. Halka çoğu zaman kapalıydı. Bir nevi medrese gibiydi. 
Fakat dikkat çekici özellik bu yapının tarihi değil, mimari özellikleri içinde gizlidir. Özellikle hem Tapınakçılar, hem de Masonluk ile ilgili bir çok süsleme, oyma, vs. içermektedir. Ayrıca oldukça sert duvarları vardır ki bunun nedeni Tapınakçılar kiliseleri aynı zamanda savunma alanları olarak da kullanırlardı.

Kiliselerinde genelde yuvarlak veya sekizgen şeklini tercih eden Tapınakçılar, bu şapeli yaparken haç şeklinden yararlanmışlardır. Ayrıca Gotik akımın tipik özelliklerini de yansıtsa da mimari açıdan Britanya’da eşi benzeri yoktur.




Rosslyn Şapeli - Tasarımlarda Masonik İzler

Bir önceki makalemizde Rosslyn Şapeli’ni genel hatları ve tarihi üzerinde ele almış ve bu şapelin masonik tasarımı ve  mimarisine kısaca değinmiştik.
     Rosslyn Şapeli’nde her ne kadar birçok süsleme ve mimari öğe dikkatimizi çekse de özellikle içlerinden üç tanesi diğerlerinden ayrılır. Bu üçü de birer sütundurlar ve isimleri sırasıyla Usta Sütunu, Yolcu Sütunu ve Çırak Sütunu’dur. Zaten sütunların isimlerinden bile, taşıdığı anlamı ve mesajı anlayabilir ve bağlantı kurabiliriz. Fakat bu sütunların temsil ettikleri birer anlamları vardır.  Bu sütunlar, sırası ile bilgelik, güç ve güzellik anlamı taşımaktadırlar.
     Çırak Sütunu ile ilgili söylenen bir rivayete göre, Kutsal Kase bu sütunun içinde gizlidir. Metal dedektörler ile yapılan bir aramada bu sütun içinde büyük ihtimal ham maddesi kurşundan olan bir kılıfa rastlanılmıştır. 
    Bu sütunun yanındaki bir kirişin altında bir merdiven vardır. Bu merdivenler dehlizlere doğru inmektedir fakat günümüzde kullanılamamaktadır.  Bu duruma göre birçok kişinin bu merdivenleri sık sık kullandığını hatta burayı bir nevi hacı olmak için geldikleri savunulur. 
    Dehlizlere gelince, burada oldukça fazla sayıda lahit olduğu varsayılmaktadır. Kimilerine göre bu lahitler birçok sırrı içinde bulundurmaktadırlar.
     Şapel 1837 yılında bir vakıf tarafından korunmaktadır. Bu vakıf şapelde kazı vs. çalışmalarına izin vermese de 1995 yılında yapılan bir arkeolojik kazının sonuçları hiç kimse tarafından bilinmemektedir.
     En ilginç kısma gelince bu şapelde birçok oyma vardır. Fakat bir tanesi vardır ki diğerlerinde ayrılır. Bu oymada iki adet çiçek olanı dikkat çekmektedir. Bu çiçeklerin ismi ‘’Hint Mısırı’’ ve ‘’Aloe Kaktüsü’’ dür. Bu bitkilerin ana vatanı Kuzey Amerika’dır ki Rosslyn Şapeli’nin bitiş tarihi 1484 iken, Kristof Kolomb o tarihten 8 yıl sonra Amerika’yı keşfetmiştir.



Rus Mimarisi-1-İlk İzler


Geçirdiği zorluklar, savaşlar, yıkımlar ve kargaşalar sonrası Dünya’da ayakta kalabilmiş ülkelerden biridir Rusya. Ve bu özelliği Rusya’nın sanat yaşamına, özellikle mimari stiline oldukça etki etmiştir. Her dönemin, her olayın izini taşıyabilen değişik mimari yapıları özellikle Moskova ve Petersburg’da görmek mümkündür.

     Mimarlık açısından ilk tohumlar Slavlar tarafından yapılan ağaç evler tarafından atılır. Ağaç,  Slavlar için oldukça değerliydi ve hatta ‘’sonsuzluğun sembolü’’ anlamına geliyordu. Sonraları Bizans kültüründen ilham alınmaya başlanmış ve mimarlar matematiksel hesaplar ile eserlerini yapmışlardır.  Özellikle ilk Rus devleti sayılabilecek Kievan Rus zamanında yapılan taş kiliseler Bizans tarzı benimsenerek inşa edilmiştir.  12. yy sonrası Beyaz Rusya’daki mimari yapılarda Batı tarzının benimsendiği açıkça görülür. Çünkü bu dönemde yüksek zümre Katolikliği değiştirmek istedikleri için Batı Kültürü’nü benimsemeye başlamışlardı ve sanat yaşamlarına da bu tarzı sokmuşlardı. Aynı zamanda bu durum dinin sanata olan etkisini örnek gösterilebilir. 

      13. yy ortalarında Rusya Moğolların istilasına maruz kaldı, kentler yakılıp yıkıldı. Mimari açıdan gelişim duraksadı. Bu döneme ait az sayıda taş kilise sadece Novgorod ve Pskov’da inşa edilmiştir. 


Rus Mimarisi-3-Modern İzler

19.yy siyaset, bilim, sanat, teknoloji alanında çığır açılan bir yüzyıl olmuştur. İmparatorluklar çökerken, bazıları ise son bulmuştur. Bir sonraki yüzyılda hızla gelişecek olan teknolojinin temelleri atılmıştır. Sanat alanında da yenilikler meydana gelmiştir. Özellikle modern mimari bu yeniliklerin başını çekmektedir. Bütün Avrupa devletleri yavaş yavaş bu mimari alanı benimsemeye başlar. I. Petro,  nam-ı diğer Deli Petro’nun ıslahatları ile Avrupa’da yavaş yavaş adından söz ettiren ve sonrasında kazandığı siyasi başarıları Avrupa devletleri arasına giren Rusya’da 19. yy’den nasibini almıştır.          

      Napolyon’un 1812 Moskova Seferi sırasında Moskova valisi Fyodor Rostopçin’in Fransızları şehirden atmak için düzenli bir şekilde Moskova’yı yakması sonucu şehirde mimari gelişim durdu ve 30-40 yıl hiçbir şey yapılamadı. Özellikle bu dönem sonrası ‘’milliyetçilik’’  kavramı tamamen kendisini gösterdi ve Rus mimarisi yeniden canlandırılmaya çalışıldı. Canlandırma modelinde Bizans tarzının öne çıkışı ve bazı çizimlerde Moskova tarzına ait izlerin gözükmesi bunu birer örnekleridir.      Rus mimarisi bu dönemde etkisini gösterse de ara ara Batı mimarisinden de destek alınmıştır.                               


Sürrealizm

Sanat deyince aklımıza binler kelime, obje vs. gelir. Fakat birçok kişi sanatı besleyen ve ona yol gösteren akımlardan habersizdir. Sürrealizm, bu besleyici akımlardan yalnızca biridir. Sürrealizm, gerçeküstücülük anlamına gelir. 1924 yılında Andre Breton önderliğinde birçok akıma önderlik yapan Fransa’da ortaya çıkar . Sürrealizm Manifestosu (Manifestes du surrealisme)  1924 yılında Andre Breton tarafından kaleme alınır. Bundan önce Dadaizm akımından etkilenen Breton, yol ayrımı nedeniyle sürrealizmi yaratmıştır. Fakat akıma ismi veren kişi G. Apollanaire’dir. Andre Breton’a göre sürrealizm bilinç ve bilinçdışını birleştirir. Sürrealizm’de merkez bilinçdışı üretimdir. Bu akımda tekniklerin çoğu hayalgücü ve bilincin etkinliğini azaltmak üzerine kuruludur. Bu akım ile birlikte bazı şairler yazı yöntemlerinde bazı değişikliklere gittiler, deneyler yaptılar (Louis Aragon, Benjamen Peret… ). Kendilerine göre ‘’ gerçeküstü dünyanın düşsel, cinsel, sapkın imgelerini geliştirmeye’’ başladılar. Bu şairlerin, şiirlerindeki kelimeler bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geliyordu. Sürrealizm, insanın kendini araştırıp, öğrenip tanımasında ve sonuca ulaşmasında sanatın yol gösterdiğini vurguluyordu. 1925 yılında sürrealistler dağılmaya başlayıp, kendilerini başka akımlarla ispatlamaya başladılar.  Fakat sürrealizm özellikle görsel olmak üzere birçok sanat dalını etkilemiştir.