Menü
Sepetin
200 TL ve Üzeri Alışverişlerinizde %10 İndirim..

Karalamalar

   Der saadet’e Bir Ayna, Amadeo Preziosi


   İtalyan oryantalist Osmanlı ressamı   Amadeo Preziosi Malta’dan ayrılırken ‘ Doğu benim için yeniden Doğuş olacak ve mutlu olacağım’, diyerek geldi Der saadet’e ve gördükleri karşısında ‘ İşte benim tablolarım, manzaralarım, hepsi birer birer karşımdalar artık ’, dedi.


   Yüzyıllar boyunca yazarların, ressamların, gezginlerin tabir-i caizse kervansarayı olmuş Der saadet, Amadeo Preziosi’yi de büyüledi, her şeyden önce İlber Ortaylı’nın da dediği gibi bir Akdenizli olan Preziosi için Der saadet’e varıp da onu uzak ve yabancı bir dünya olarak görmek mümkün müydü? Değildi pek tabii. Preziosi, Doğu’yu masalsı ve erotik olarak resmeden diğer oryantalist ressamların aksine gördüklerini olduğu gibi resmetti. Bu sebeptendir ki kendisine oryantalist demem yanlış anlaşılmasın, malumunuz  kelime günümüzde ideolojilere, siyasete dalkavukluk etmektedir.


   Der saadet’e yerleşip ömrünü bu şehirde geçiren ressam, şehrin günlük yaşantısını, insanlarını öyle benimsedi ki resmettiği çerçevenin bir parçası oldu adeta. Kapalı çarşılar, kahvehaneler gibi Osmanlı’nın gündelik yaşantısında önemi olan iç mekanları, halkın kültürel çeşitliliğini yansıtan etnik grupları ve tüccar, seyyar satıcı, arzuhalci, ekmekçi gibi meslekleri de boşlamadan Haliç, Boğaziçi ve Der saadet’i sarmalayan hayatı Şarkın tüm renklerini kullanarak en ince detayına kadar resmetti.



   Hal böyle olunca Akdenizli ressamın yaşayıp bize de bir fotoğraf  karesi gibi resmettiği o muazzamlığa şöyle bir bakıp Tatlıcıdan bir parça tatlı alıp neylerin üflendiği o kahvehaneye gidip nargile içmeyi hangimiz hayal etmeyiz ki?


     DEVRİM ERBİL


   Türk resim sanatının önemli isimlerinden Devrim erbil 1937 yılında Uşak’ta doğdu. İlk ve ortaöğretimini Balıkesir’de tamamlayan sanatçı, 1955 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’ne girdi. Galeride ressam Halil Dikmen’in, atölyede Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun öğrencisi oldu. 1959 yılında yani akademiden mezun olduğu yıl Soyutçu 7’ler grubunu kurdu.  Özel liselerde resim ve sanat tarihi dersleri verirken bir yandan da yüksek resim öğrenimine devam etti. 1962 yıylında akademiye asistan olan Erbil, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Cemal Tollu ve Cevat Dereli Atölyelerinde görev aldı. 1963 yılında Tülay Tura, Altan Gurman, Adnan Çoker ve Sarkis’le Mavi Grup’u kurdu. 1965’te İspanya  Hükümeti’nin verdiği sanat bursunu kazanarak Madrit ve Barcelona’da meslek araştırmaları yaptı. bu araştırmalara Paris ve Londra’da devam etti. 

    Türkiye Çağdaş Ressamlar Derneği başkanlığı, Görsel Sanatçılar Derneği başkanlığı, İstanbul Resim Heykel Müzesi müdürlüğü, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü başkanlığı, Yıldız Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü başkanlığı gibi önemli görevlerde bulunan Erbil, yurtiçi ve yurtdıiında çeşitli sergiler açmış ve bir çok ödül aldı. 1991 yılında Devlet Sanatçısı ünvanı almaya hak kazandı. Balıkesir’de kendi adını taşıyan bir müze bulunmaktadır.  Eserleri yurtiçi ve yurtdışında resmi kurum ve özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. 


SANAT AKIMLARINDAN BİR KAÇI

Ekspresyonizm(Dışavurumculuk)

Almaya'da ortaya çıkmış 20.yüzyıl sanat akımlarından olan ekspresyonizm,doğanın olduğu gibi aktarılmasını savunan natüralizme ve gerçek bir nesnenin aynen,olduğu gibi tabloya aktarılması yerine o nesnenin insan zihninin şekillendirdiği ölçüde yer alması gerekliliğini savunan empresyonizme karşı bir sanat akımı olarak doğmuştur.

Burjuvaya,düzene,dine,basmakalıp inanışlara karşı çıkan bu akımın temelinde,insanları ve dünyayı değiştirme arzusu yatmaktadır.Bu sanat akımında,sanatçının duyguları,düşünceleri,iç dünyası ayrıntılı bir şekilde anlatılır.Bu sanat akımını diğer akımlardan ayıran en belirgin özellik,gerçeğin biçimini bozarak sanatçının iç dünyasındaki gelgitlerini,gerçekten uzak renklerle ve kaotik bir şekilde tuvale aktarmasıdır.

Empresyonizm(İzlenimcilik)

19.yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan bu sanat akımının özelliği,nesnel gerçeklik olarak görülen şeyi bir fotoğraf makinesi gibi aynen aktarılması yerine,nesnenin sanatçıda şekillendiği izlenime göre resme aktarılmasıdır.Detaylardan uzak,renkler arası geçişler yumuşaktır.

Kübizm

20.yüzyıl başlarında empresyonizme tepki olarak doğan akımın en önemli temsilcisi hiç şüphesiz Pablo Picasso'dur. Çalışmalar genellikle geometrik şekillerden (küp,koni vb.)oluştuğundan  kübik denilmiştir.Bu akımın amacı resmedilen objeye üçüncü bir boyut kazandırarak resme çok yönlü bir bakış sağlamaktır.



CLAUDE MONET


 Empresyonizm (İzlenimcilik) 19. yüzyılda Fransa’da ortaya çıkan bir sanat akımıdır. O zamanın sanat devinimi olan bu akım, daha soyut, özgürlükçü, etkici ve duygucu olmak demektir.


 Empresyonistler alışılageldik konuların dışına çıkıp, tuvallerini daha fazla ışıkla renklendirmişler, daha renkli imgeler kullanmışlar ve doğanın ışığını minik fırça darbeleriyle tuvallerine yansıtmışlardır. Güneşin gökyüzündeki hareketlerini, gölgelerin doğa üzerindeki küçük oyunlarını kısacası tabiatın her anını, farklı görüş açılarıyla ve kendilerinde hissettikleri duygularla birlikte, fırçalarını daha canlı renklere batırmışlar ve tuvale aktarmışlardır. Biraz daha ışık, biraz daha duygu, ikinci plana atılan gerçekçilik ve enfes tablolar..Doğa onlara ne anlattıysa, ne hissettirdiyse o vardır tablolarda. Empresyonizm anlatılmak isteneni üçüncü ağızdan değil de, birinci ağızdan yaşayan biri gibi anlatmaya çalıştığından, içinde daha fazla duygu olduğundan, daha sıcak, yumuşak ve kucaklayıcı bir teması olmuştur.


 Empresyonizm en çok resim sanatını etkilemiş olsa da buna bağlı olarak birçok sanat dalı da bu akıma kendini kaptırmaktan geri kalmamıştır. Edebiyat, müzik ve heykelde bu akımdan nasibini almıştır. O dönemde ya da daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan empresyonist eserler sahibinden bir parça taşıdığı gibi kişinin algısına da açıktır.


Claude monet  Ya karşısında ya da üstünde olmak isterdim denizin her zaman. Öldüğüm zaman da bir şamandıraya gömülmek isterdim.




 ESKİ ÇAĞLAR SANAT TARİHİ


Bu dönemde sanat toplum içindir.


İnsanlık tarihi üç önemli kültür dönemine ayrılır. Bunlar; yağma, tarım ve bilimsel teknoloji kültürüdür.


 Yağma kültüründen site dönemine geçiş dönemindeki yapıtlara ‘primitif halk sanatları’denir. Bu sanatlarda görülen resim özellikleri; mağara içlerine çizilen resimler açık havadaki kayaların üzerine çizilmiştir. Yalnızca hayvan resimleri değil insan resimleri de yapılmıştır.Hayvan ve insan resimleri birarada yapılmıştır.İnsanlarda cinsel uzuvlar özellikle belirtilmiştir.İnsanların iç formları gölgeler biçimindedir.İnsan başı gövdeye oranla daha büyüktür.


 Yerleşik hayatla birlikte sanat anlayışı da değişiyor. Siteler döneminde anıtsal nitelikli taş yapıtlar ve heykeller ön plana çıkıyor. Bu yeni oluşuma ‘arkaik üslup’ denir.Bu üslup anıtsal yapıtların ilk aşamasıdır. Yapıtlarda matematik ve geometrik ölçüler görülür.


Arkaik üslubunun resim özellikleri; kabartma biçimindedir. Figürlerde vücut cepheden, baş ve ayaklar yandan gösterilir.Yüzlerde kişisel ifade yoktur. Figürler belli kişileri temsil ederler. Figürlerin büyüklükleri toplum içindeki hiyerarşiyi gösterir. Figür resimleri ile yazı iç içe ve yan yanadır. Figürler din ve devlet yapısını gösterir. Arkaik üsluplu resim şematik, kaba ve katıdır.


Klasik üslupta ise saray ve devlet yapıları dinin önündedir.Bu durum değişen toplum yapısını da gösterir.Bu üslubun özellikleri; Resim yüzeyi ayrıntılıdır. Vücut anatomisi en ince detayına kadar gösterilir. Resimde yüz ifadeleri abartılıdır.Resimdeki hacim ışık- gölge ile elde edilir.


Klasik sonrası son derece ayrıntılı barok üslubu görülür. Sanatçı halk tabanına da iner.




FOTOĞRAF SANATINA BAKIŞ


Hiç hayallerinizi gerçeğe dökmek istediniz mi? Kafanızda canlandırdığınız o benzersiz hayal dünyasını kullanarak en özel sanatlara dokunabileceğinizi düşündünüz mü? Ben düşündüm ve fotoğraf sanatçısı olmaya karar verdim.


Benim için fotoğraf sanatçısı yani fotoğraf sanatı hayallerden bir gün yaşamak, ışığı hissetmek, anı ölümsüzleştirmek… Fotoğraf sanatçısı iseniz eğer kimsenin dokunmadığı yüreklere dokunur, kimsenin varamadığı yerlere ulaşırsınız. Hissettiklerinizi, hayallerinizi sanatınıza yansıtırsınız. Aslında her şey objektifinizin görebildiği ve kadrajınızın içine sığabildiği kadardır. O kadrajın içine sığan pencereden anlatmak istedikleriniz kadardır.


Gün gelir yaşlı teyzenin yüzündeki derin çizgilere odaklanarak hayatın zorluklarını, gün gelir bir çifte odaklanarak aşkı ya da bir çocuğun suratındaki gülümsemenin yaşama arzusu olduğunu anlatırsınız. Çektiğiniz her kare sizin için özeldir ve bir fotoğrafçı gibi o anları tekrar tekrar yaşayamazsınız. Fotoğraf sanatçısı için her kare ayrı bir hayat ve manevi değer demektir.


Kısacası çektiğiniz her fotoğraf gerçektir. Size yalan söylemezler, sizi bırakıp gitmezler… Çektiğiniz her kare sizinledir, sizin eserinizdir. 




  FOTOĞRAFIN HAYATA YANSIMASI  


  Fotoğraflar da hayatın renklerini gerçekliğini görürsünüz, fotoğraf deyip geçmemek lazım her anımızı mutluluğumuzu, üzüntümüzü belkide hatırlayabileceğimiz tek anımız yazmaktır yada herhangi bir fotoğraf karesi..Herkesin kendince bir hayali vardır elbet, benim de hayalim sırtımda bir çanta elimde bir fotoğraf makinesi mutlu yada hüzünlendiğim her şeyi ölümsüzleştirmek isterdim... anlatılacak, yazılacak o kadar çok şey var ki..


   Yazmak, bir şeylere inanmak başarmak burada gizlidir. bende bir tane dijital fotoğraf makinesi var hep yanımda, çantamda fotoğraf çekmeyi seviyorum, çok fotojenik olmasam da çektiklerim gayet iyi özellikle kuşları çekmesini seviyorum... herhalde ressam yada şair belki de fotoğrafçı olamadım ama hiç bu işlerle uğraşmadım kendime kadardım sadece gizlice dedim ya yazmayı seviyorum, bir şeyler anlatmayı, anlatırken mutlu olmayı sanatı seviyorum ..


    Belki bende bir gün bir sanat akımı oluştururum, herkesin mutlu olduğu bir dünyada herkes istediğini yazabilsin diye çünkü bazen susarız ve yazmak bize iyi gelir...




 AH BU FOTOĞRAFLAR


 Her insan fotoğraflarda güzel çıkmadığını düşünür. Aslında belki de en güzel oldukları yer fotoğraflardır . Öyle dururlar çünkü yalan söylemezler, bırakıp gidemezler, nankör olamazlar ya bir sehpanın üzerinde ya evin en müstesna köşesinde ya da b...ir cüzdanın içinde dururlar.O yüzden gelmesin gidenler bir fotoğraf göndersinler yeter…




FOTOĞRAFLARIN GÜCÜ ADINA


Bir fotoğraf düşünün şimdi,en sevdiğinizle, en güzel günlerinizin birinden… Mutluluk taşmış fotoğraftan,gözlerinizin içi gülüyor… Nasıl güzelsiniz,fotoğrafa baktıkça yaşam sevinci doluyor içinize,o fotoğraftaki bir anlık mutluluk, bütün ömrünüze yayılıveriyor… Şimdi,bir düşünsenize, olmasaydı o fotoğraf ve kaybetseydiniz en sevdiğinizi…Ya gitseydi hayatınızdan ya da gitmek zorunda kalsaydı…İçinizde yaşayacaktı elbet ama,elle tutulup,gözle görülür bir şeyler arayacaktınız mutlaka…İşte, şimdi teselliniz o fotoğraf… İlham alıyorsunuz baktıkça, nasıl da güzel gülmüşsünüz, üzerinizdekiler ne yakışmış, ve en sevdiğinize en çok da siz yakışmışsınız…Böyle günlerinizin vardı sizin,unuttunuz mu?Gördünüz mü, iki dakika yaşamın aslında   o kadar zor olmadığınızı görüverdiniz.


İşte bu yüzden, sevin fotoğrafları,fotoğrafçıları,makineleri..


Neler yükleniyor bir fotoğraf kağıdına,ne umutlar…Bir fotoğraf hayata döndürüveriyor bazen insanı,her şeyin bittiğini düşündüğünüz anda…   Haydi, hemen şimdi, bir fotoğraf çektirin o’nunla… Ve içinizden geldiği kadar gülümseyin,hiç utanmadan,çekinmeden… Ve sakın unutmayın, sevdiklerinizin yanında daha çabuk geçen o hızlı zaman da, o bir anlık mutluluklar da,sevdikleriniz de,hatta siz de uçup gidince,geriye sadece fotoğraflar kalacak,sizden sonrakilerin tesellisi olarak… Mutluluğun resmini çizemezsiniz belki ama,fotoğrafını çektirebilirsiniz…        




   FÜTÜRİZM


   1900’ların bir akşamüzeri  İtalyan ressamlar ; Carlo Carra, Boccinioni ,Filippo Marinetti ve Luigi Russolo’nun bir arkadaşlarının evine yaptıkları ziyarette sohbet konusu gençlerin belli bir çark içinde zamana kayıtsız bir döngüde çalışmalarının verimsizliğinden bahsederken bir fikir olarak ortaya çıkan Fütürizm akımı sanata farklı bir bakış açısı , farklı bir eğilim getirmiştir.Bu buluşmanın hemen ardından Filippo Marinetti , Figaro gazetesinde yayınladığı manifesto ile fütürizmi ilan etmiş ve bu akımın öncüsü olmuştur.Bu bildiride “Bizler müzeleri , kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık ,feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız “deniliyordu.


  Fütürizm yani gelecekçilik akımı dinamizmi  , sürati ,makineleşmeyi , sanayide çark seslerini , ataklığı kendine dayanak oluşturur.Yaşamın devamlı olarak değişimine sürekli hareketin yeni biçimler bulmasını yol edinerek geçmişin bütün anlayış ve prensiplerini yok sayar.Özellikle resim,heykeltıraş,edebiyat,mimariyle yön bulan aşırı inkılapçı bu sanat akımı kendine diğer akımların içinde politik ,filozofik bir yer açmıştır.


   Fütüristler ,manifestolarında da bildirildiği gibi farklı olma cesaretine sahiplerdir.Geleceği , gelecekte tasarımı öngörürler.Yenilikçi bir vizyona sahiplerdir.Uçak, otomobil,sanayi gürültüsüne hayrandırlar.Şiirde serbest nazımı savunur  , ölçü uyak kafiye ve geleneksel biçimi yok sayarlar.


    Avrupa’da bir çok yazarı etkileyen bu akımın Rusya’da temsilcisi Hlebnikov ve Mayakovsky’dir.Ekim devriminden sonra güçlenen bu akım Mayakovsky’nin ölümüne kadar sürdürülür.Bu akımın Türk temsilcisi ise Nazım Hikmettir.


    Şuan ülkemizde özel bir üniversitede yaşam boyu eğitim merkezinde Fütürizm Okulu açılmış aynı zamanda da buna bağlı olarak bir dernek kurulmuştur.Bunların yanı sıra bir otomobil firması bir aracını fütürist konsept adı altında tanıtmış ve reklam çalışmalarında bu ismi kullanmıştır.Fütürizm , ortaya çıkan onca akım, anlayış,prensibin yanında kendine sağlam temellere dayalı bir yer edinmiştir ve hala bu yeri korumaktadır.




           SOKAKTA HAYAT VAR!


   20-30 yıl öncesine kadar dev puntolu sloganlarla ya da şekilsiz reklam afişleriyle dolu olan sokaklar artık birer sanat galerisini andırıyor. Şehrin ve şehirde yaşayanların dinamiklerinin en iyi dışavurumlarından biri olan Sokak Sanat'ından bahsedeceğim. Özellikle Londra, New York, Atina gibi kozmopolit metropoller, sahip oldukları kültürel çeşitlilik sayesinde “Sokak Sanatı” (Street Art) ‘nın yükselişine tanıklık ediyor.


    Duvar resimlerinden, enstalasyonlara; interaktif ekranlardan günlük hayatın içindeki objelere uygulanan manipülasyonlara kadar uzanan bir yelpazede birbirinden uçuk ve şaşırtıcı performanslar sergileyen sokak sanatçıları, çoğu zaman salt estetik kaygılarla hareket etmiyor. Örneğin son yıllarda ismine epey aşina olduğumuz Banksy, kelimenin tam anlamıyla “derdi olan” bir “gerilla sanatı” icracısı! İngiltere’den Dünya’ya yayılan bu akımın yaratıcısı olan sanatçının gerçek ismi henüz bilinmiyor ancak bir çok şehirde görebileceğiniz mesaj kaygılı / savaş karşıtı eserleri, “sokağın gücü”nü kanıtlar nitelikte.


    Son olarak New York’ta bulunan Metropolitan Museum Of Modern Arts’ın duvarlarına astığı provakatif eserlerle sanat dünyasında bomba etkisi  yaratan eserlerini göremesenizde "www.canvasci.com" adresinden 1000'lerce orjinal çalışmayı görüp satın alabilirsiniz. 




   KARELİ GÜNLER

    Hayat hızla akıp giderken, zamanı durdurmanın mümkünü elimizde değildir. Ancak gördüklerimizi küçük karelere aktarıp sadece bir saniyede göz kırpıp kaybolan anlara saatlerce hatta günlerce dalıp gitme lüksümüz mevcut: Fotoğraflar…


    Profesyonel, amatör, genç, yaşlı, çocuk hepimizin elinden -özellikle son yıllarda- fotoğraf makinelerimiz düşmüyor diyebiliriz. Arkadaş toplantılarından küçük hastane anılarına kadar her anı “objektif”lere gösterip “flaşlar”la aydınlatıyoruz.


    Hiç kuşkusuz sosyal medyada paylaşmak üzere titizlikle çekilen fotoğraflar artık birçoğumuzun hayatında sarsılmaz yerini aldı. Yeni bir ev dekore ederken salonda cazip bir köşeyi fotoğraflar için ayırıyor ya da konuk olduğumuz evlerdeki fotoğraf köşelerini ilgiyle gözlemliyoruz.


    Kimi zaman bir kedinin şaşkın bakışlarını, kimi zaman bir çocuğun gülüşlerini avuçlarımıza bırakıveriyor bir fotoğrafçının parmakları. Vapurdan atılan simit parçasını yakalayan martının deniz kokusunu duyuran telaşı, maden işçilerinin kömür kokan siyah-beyaz yansıması,doğum günü pastamızda henüz sönmemiş mumlarımız ve daha niceleri birer kağıt parçasında öylece durup saniyeleri saatlere bölüyorlar.


    İster fotoğraf sanatçısı olsun, ister sadece meraklı ; gidilecek bir yol varsa mutlaka çantamızda bir fotoğraf makinesine yer açarız değil mi?Hatta cep telefonu alırken fotoğraf makinesi olsun isterdik ya eskiden, şimdi bu özelliği olmayan “cihaz”lara telefon demiyoruz.


    İnsan için görsel kavramlar hep önde olmuşken, anların görselliği kimi cezbetmiyor ki? İhtiyaç, sanat,lüks yada hangi çerçeveye konulursa konulsun hayat fotoğraflandıkça bir başka güzel.



Renklerin Anlamları ve İnsan Üzerindeki Etkileri 

Mor Renk


Mor, zenginliği, asalet, lüks ve ihtişamı çağrıştıran bir renktir. Özellikle açık tonları rahatlatıcıdır. Hayal gücünü arttırarak şevk ve ilham verir. Konsantrasyonu arttırır.


Mor rengi seven insanlar genellikle, ruhsal dünyası ön planda olan, ağır başlı ve asil ruhlu kişilerdir. Duyarlılıkları fazla olduğu için sanat dallarında başarılı olma ihtimalleri daha fazladır.


Mor renk, vücuttaki hormonları ve salgı bezlerinin çalışmasını da etkilemektedir. Özellikle sara, menenjit gibi beyin hastalıklarında tedaviyi destekler. Eklem iltihaplarına karşı faydalıdır. Ayrıca, kanı temizler ve akciğer, karaciğer, kalp ve böbreklerin çalışmasını düzenlemeye yardımcı olur.


Mor renk, kullanıldığı tona göre farklı etkiler gösterebilir. Morun açık tonları olan lavanta, leylak gibi renkler ilham verici etkileri için çalışma odalarında tercih edilebilir. Beyinsel faaliyetleri ve sanatsal düşünceyi arttıran mor, özellikle sanatçıların çalışma ortamları için uygun olabilir.


Mor renk, açık tonlarda ilham ve güven verici etki gösterirken, özellikle koyu tonlarda, mor rengin insanda meydana getirdiği asalet duygusu, bazı insanlarda küstahlık, kabalık ve hatta kavgacı bir yapıya da neden olabilecek şekilde etki gösterebilir. Hüzün, üzüntü ve depresyonu çağrıştıran etkileri de vardır. Özellikle koyu tonlarda, bilinçaltını etkileyerek insanda korkuya ve hüzne neden olabilen mor renk, belki de bu yüzden, intihar edenlerin en çok sevdiği renklerden biridir. Bu nedenle, depresyona yatkın kişilerin, ruhsal sorunu olanların, alkoliklerin ve madde bağımlılarının olduğu ortamlarda kullanılmamalıdır.

www.canvasci.com sitesinde her renk  temalı parçalı kanvas tablo bulabilirsiniz.



Resim ve Ressam


Melih Cevdet bir yazısında “Gezi yazıları, gidip görmediğimiz bir yeri bilmemizi sağlamaz; tam aksine, orayı gidip görülmesi gerekli bir yer kılar.” diyordu. Ya da benzer bir söz… Neden mi anımsadık şimdi bunu durduk yerde?


Galiba resim de benzer bir işleve sahip. Hiç bilmediğimiz şeylerin resimlerini yapan ressam artık o “şey”i görülmüş saymamıza değil, aslında mutlaka görmeyi arzu etmemize veya bu arzunun şiddetlenmesine  hizmet eder. Gülü ressamın gözünden bütün albenisiyle resimde izleyen sanatsever galeriden çıktığı an gül bahçesine koşacaktır.


İtirazları duyar gibiyim? Hiç görmediğimiz şeyler var mıdır? Mesela hiç gül görmemiş kişi olur mu? Durun! Soruya soru ile cevap vereyim: Siz denizi ilk kez ne zaman gördünüz? Sonbaharı ve akşamı?.. Veya ölümü?..


Orhan Veli’yi okumadan denizi, Ahmet Haşim’i okumadan sonbaharı ve akşamı, Cahit Sıtkı’yı okumadan ölümü görememişsinizdir.


Ressam da elinde fırçası ile tuvale yazan şairdir. Onun çizdiği ve fırça darbeleri ile oluşturduğu o saf şiiri, o katıksız güzelliği görmeden doğayı ve içindekileri ve insanı sahiden görmüş olamazsınız.


Renklerin cenneti şekillerin iklimi ile ressamın dünyasında flört eder ki onu hissederek yaşadığımız yer resimdir, tablodur. Ve işte asıl gerçeği oradan algılarız.


Sanat, eşyanın gerçeğini görebilmemiz için üstündeki örtüyü çeker. Ama bunun için sanatçının rüzgarına ihtiyacımız vardır.


Mona Lisa’yı görmeden hiçbir kadının sessiz ve durgun akan güzelliğinin farkına varamazsınız ki!


Mona Lisa!.. Ressamının doğaya eklediği şiiirdir. Ve onun ancak tabloda ilk kez farkına varırsınız.




Renklerin Anlamları ve İnsan Üzerindeki Etkileri 

Sarı Renk


Sarı, ışığın, sevincin, üretim ve verimliliğin rengidir. İnsana sevinç ve coşku verir. İlham vericidir. Bilgiyi ve bilgeliği ifade eder. Mutfak için oldukça uygundur.

En parlak renk sarıdır. Sarı renk sıcak bir renk olmakla birlikte, yeşile kaçan tonları soğuk bir renk gibi algılanır. Bu nedenle, sarı canlılık ve neşenin rengi olduğu kadar, hüznün ve sonbaharın da rengidir. Bu iki zıt etkiyi de içinde barındırdığı için insanda duygu ve zihin karışıklığına neden olabilmektedir. Fazla ilham verici olduğu için zihin karışıklığına neden olabileceğinden çalışma odalarında kullanılması tavsiye edilmez. Ayrıca, dinlenme mekanları için de uygun bir renk değildir.

Sarı renk aynı zamanda geçiciliği de ifade eder. Çok dikkat çekici olması ve geçiciliği ifade etmesinden dolayı taksilerde en çok kullanılan renktir.

Sarı midenin ve sindirim sisteminin de rengidir. İştahı açar, hazımsızlığı ve sindirim sistemi rahatsızlıklarını önlemeye yardımcı olur. İştah açıcı etkisi ile özellikle iştahsız çocuklar için faydalıdır. Vücuttaki zehirli maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasını kolaylaştırır ve kanı temizler.

Sarı renk zihin faaliyetlerini arttırır ve insana cesaret verir. Bu nedenle, sorumluluk ve yönetim gerektiren işlerde başarılı olan birinin sarı rengi seviyor olmasına şaşırmamak gerekir. Sarı rengi seven insanlar ilgi çekmekten ve her şeyin kendi kontrollerinde olmasından hoşlanırlar. İşlerin kendi kontrollerinden çıkmasına ise tahammül edemezler. 

www.canvasci.com adresinde sarının en güzel tonlarında seveceğiniz kanvas tablo örneklerine kesinlikle rastlayacaksınızdır.


   YARATMA HİSSİ


   Sana deyince insanların aklına ilk olarak gelen elbette görsel sanatlardır. Bunun birçok sebebi olmasının yanında görsel sanatlarda ise resim. İnsanların bu yaklaşımının oluşmasına zemin hazırlayacak birçok etmen bulunmaktadır kuşkusuz. Bunlardan en önemlilerinden biri yaratma hissini yaşayabilmek olmalı.


   O yüce duygunun karşı konulamaz tatlı rüzgarına insan kendisini nasıl bırakmaz ki? Bir şey meydana getirebilmek. O şey öyle bir oluşum ki, içerisinde kendi duygularınızı, heyecanlarınızı, sevgilerinizi, aşklarını ve hatta korkularınızı bulabilirsiniz. İnsan yaşamını -farkedildiğinde acımasızca bizi yok etmeye başlayan- tek düzeliğinden, anlamsızlığından ve insan ömrünün bizimle dalga geçermişcesine acınacak derecede kısa oluşundan ve bunun için elimizden birşey gelmeyişinden kaçmak için bir sığınaktır resim.


   Sonu bilinen kaybedileceği muhakkak bir savaşta onuru için kılıç sallayan yüreği korkudan ve bir o kadar da cesaretten kabaran delikanlının yaptığı gibi sonu bilinen bu yaşam adlı savaşta hiç olmazsa ardımızda herhangi bizi hatırlatabilecek bir şey bırakmış olma çabası değil midir sanat? Kuşkuya yer yok ki, bu kutsal amacın en güzel ve yalın şekilde gerçekleştirilebileceği yer resmin gizli labirentlerinde saklıdır.


    Antik İran Bahçe Sanatı


     İran tarihi ve medeniyeti, Dünya’daki en köklü tarih ve medeniyetlerden biridir. Özellikle 8000 yıllık Tahran Pazarı, bu tezin kabul görmesini sağlayacak önemli bir kanıttır. Özellikle birçok filme, belgesele, hikayeye vs .konu olan Persler (300 Spartalı filminde her ne kadar Persler’e karşı subjektif ve düşmanca bir tutum sergilense de) İran tarihi ve medeniyetinin önemle incelenmesi gereken bir alt dalıdır. 


      Günümüzde de modasını kaybetmemiş, hatta birçok değişik şekilde başka sanatlarda da ortaya çıkan bahçe sanatı hem yararlı, hem de göze hitap ede önemli bir görsel sanattır. Birçok uygarlık ve medeniyet kendi yorum ve kültürlerini empoze ederek bu sanatı çok değişik boyutlara taşımışlardır. Hatta kültürler arası etkileşim bu alanda da kendisini göstermiştir.


       Perslerde bahçe sanatı Sami ırklarına mensup çeşitli toplumlar (Babil ve Asur) ile olan kültürel etkileşimleri sonucu kendisini göstermiştir. Özellikle Babil ve Asur av parklarına duyulan ilgi, Pers bahçe sanatında kendisini açıkça belli etmiştir.  Daha sonra Persler’in bazı Helen uygarlıkları ile (Yunan ve Makedon) temasa geçmesi ve bunu sonucu ortaya çıkan kültürel etkileşimlerde Pers bahçe sanatı da nasibini almıştır.


       Perslerde bahçe sanatı o döneme ait vazolardan (daha doğrusu üzerlerindeki resim ve motiflerden)  ve Persepolis Sarayı kalıntılarından öğrenilebilinmektedir. 


       Vazoların üzerindeki bahçe sanatına ait resimlerde havuzu çevreleyen bir hayat ağacı, dört adet bahçe ortalarında bulunan bir havuz dikkat çekmektedir. Persler’de neredeyse bütün evlerde alt katlarda çeşmesi olan serin yaz odaları bulunurdu. Bu odalara ‘’serdap’’ ismi verilirdi.




   Empresyonizm

   Empresyonizm nam-ı diğer izlenimcilik,  kökeni Fransa’ya dayanan bir sanat akımıdır. 19. yy’de ortaya çıkmıştır ve birçok akımı da beraberinde etkilemiştir. En büyük etkisini resimde göstermiştir.


    Bu akımda hedef doğal unsurları, yarattıkları duygusal izlenimleri ile esere yansıtmak ve ifşa etmektir. Yani burada sanatçılar doğayı kendi yorumlarını katarak resimlerine ya da edebi eserlerine aktarırlar.


    Resimde empresyonizm akımında önemli olan, tabiattaki renklerden ve ışıklardan ortaya çıkan görsel izlenimleri esere uygulayabilmek ve eserde gösterebilmektir.


    Empresyonist ressamların tabiattaki gerçeği eserlerinde tamamen ele almaları bu akımın esaslarına ters düşer. Empresyonizme göre ressam tabiattaki gerçeği kendi duygu ve izlenimleri ile harmanlayarak esere yansıtmalıdırlar.


     Empresyonizmde sanatçı esere kendi duygu ve izlenimlerini kattığı için eserde yazarın iç dünyasında bazı izler görmek mümkündür ve bu izler kişiden kişiye değişik şekilde yorumlanabilir. Bu yüzden bu eserler az da olsa objektiflik çizgisinden uzaktır.


     Akımın duayenleri olarak bu akıma ismi veren İzlenim : Gün Doğumu adlı eserin sahibi C. Monet ile köy ve kırsal yaşam temalı empresyonist eserleri ile tanınan C. Pissarro gösterilebilir.



   Hitit Sanatı


    En eski Anadolu uygarlıkların bir olan Hititler, M.Ö 2000 yıllarında Kafkaslar’dan bereketli Anadolu topraklarına göç etmiş ve yerleşmişlerdir.  Uzun bir süre siyasi varlıklarını korumuşlardır ve Antik Mısır’ı dahi tehdit edebilecek bir siyasi güce ulaşmışlardır.

    Hitiler, hakim oldukları yerlerde birçok sanat eseri yapmışlar ve bu eserleri yaparken kendi tarzlarını yaratmışlardır.  Hititler özellikle mitolojilerinden dolayı dini yapılara ağırlık vermişlerdir. Kayaları düzleştirmişlerdir ve üzerlerine tanrı kabartmaları yapmışlardır. 

    Hititler, kuruluş zamanlarında daha çok askeri ve dini yapılara ağırlık vermişlerdir. Bu dönemde daha çok kaleler ve surlar yapılmıştır. Özellikle, Hititler, kendilerini koruyacaklarını düşünerek, çok tanrılı dinlerinin etkisiyle de kalelerinin önüne sfenksler ve aslan heykelleri koymuşlardır. Özellikle bu dönem Hitit vazoları da önemli yer tutar.  Vazolarda ana obje insanken, heykellerde ise dinin etkisiyle de hayvan figürlerine yer vermişlerdir. 

    İmparatorluk dönemlerinde ise  tapınak ve saray mimarisi gelişmiştir. Çeşitli merkezlere, özellikle başkentleri Hattuşaş’a yaptıkları mimari yapılar bunu bir kanıtıdır. O dönemlerde yapılan Yazılıkaya tapınağı ve o tapınaktaki 63 adet Hitit tanrıça kabartmaları, dinin Hititler mimarisindeki etkisini göstermektedir.

    Hititler mimari ve heykel sanatında kendi tarzlarını yakalamışlar ve bunları, o zamanlarda değer verilen konu ve temalarla harmanlayıp, görkemli ve güzel sanat eserlerine uygulamışlardır.


Kaplumbağa Terbiyecisi


Kaplumbağa Terbiyecisi, Mona Lisa’nın Türkiye versiyonu olarak tanıtılabilir. Tablo, hem taşıdığı anlam, hem de oldukça güzel çizim ve renk tonları ile kendisini diğer tablolardan ayırmaktadır.

    Osman Hamdi Bey’e ait olan Kaplumbağa Terbiyecisi’nin keşfedilmesi hikayesi biraz ilginç. Bu tablo,  manevi oğlu Saim Gökoğlu’nu öldüren Saim Birkan’ın hapse girdikten sonra mühürlenen Şişli’deki köşkünde 1960 yılında ortaya çıkmıştır. Açık artırma da Erol Aksoy’un eline geçen bu tablonun sahibi bir süre sonra, günümüzde de olduğu gibi Pera Müzesi olacaktır. Pera Müzesi, bu değerli tabloyu koleksiyonuna katmak için 5 milyon lirayı gözünü kırpmadan vermişti. Aslında bu tablodan iki adet var. Osman Hamdi Bey, bu tabloyu 1907 yılında bir kez daha yapmıştır ve bir şekilde Londra’ya giden bu eser 100 bin liraya satın alınmıştır.  

     Bu tablo, günümüzde neredeyse halkın her kesimi tarafından bilinmektedir. Puzzle’lardan, canvas tablolara kadar hatta film, dizi sahnelerinde bile, kısaca her yerde bu tablo bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.

   Fakat bu tablonun tarihçesi ve atlattığı serüvenler kadar, taşıdığı anlam ve katılan yorumda incelenmeli ve özümsenmelidir. 

    İlk öncelikle, tablodaki kişi, Osman Hamdi Bey’dir. Kendisini tabloda resmetmiştir. Osman Hamdi Bey kendi fotoğrafını çektirmiştir ve çektirdiği fotoğraf yardımı ile bu erkek figürünü Bursa Yeşil Camii içinde resmetmiştir. 

   Bu tablonun neler anlattığına şimdi bir göz atalım.

   Tabloda ilk başta kırmızı bir kaftan içinde, tıpkı dervişlere benzeyen bir şekle bürünmüş bir erkek figürü var. Yorgun ve pes etmiş bir figür. Yerde kaplumbağalara bakar şekilde görüyoruz, kaplumbağalara doğaları gereği ağır bir şekilde hareket ederek marul yiyorlar.

    Derviş kılığındaki figürün sırtında bir şey var. Sırtındaki nakkare isimli Mevlevi müziğinde önemli yer tutan bir çalgıdır. Ellerini arkada birleştirmiş ve elleri arasında bir ney var. Kaplumbağaları terbiye etmekte müziği kullanmakta olduğu açıkça anlaşılıyor. Fakat neyi öyle tutuş nedeninin onu çalacakmış gibi değil, daha çok kaplumbağaları terbiye etme çabalarının sonuçsuz kalmasından olduğu anlaşılıyor. Fakat bu fotoğraflarda parçaları birleştirebilmek için Osman Hamdi Bey’in yaşam hikayesine değinmek lazım. Osman Hamdi Bey, sanatın ve sanatçının değer görmediği o dönemde ressamlık, ve arkeologluk yapmıştır.  Ülkemizde ilk güzel sanatlar akademisini kurmuştur ve  müdürlüğünü yapmıştır. Aynı zamanda Osmanlı döneminde müzecilik onun sayesinde oldukça fazla yol kat etmiştir. 

     Buradan hareketle, kaplumbağalar o zamanki devletin bozulmuş düzeninde ağır işleyen bürokrasiyi ve değişimi reddeden, ağır ilerleyen toplumu temsil etmektedir. Yaşlı derviş ise Osman Hamdi Bey olduğunu belirtmiştik. Bu tabloda Osman Hamdi Bey’in kendisini derviş olarak resmetmesinin sebebi, bu duruma karşı sabrının taştığını göstermek istemesidir.

      Osman Hamdi Bey bu eseri yaparken 1859 yılında bir Fransız dergisinde çıkan Gravür’den esinlendiği ortaya çıkmıştır.


Lidya Sanatı


    M.Ö 2000 tarihinde başkent Sard çevresine yerleşmişlerdir. Barışçıl bir toplum olmaları, onların sanatta ilerlemelerini sağlamıştır. Aynı zamanda bilim ve sanatta ileri bir toplum olan Lidyalılar dünya medeniyet tarihinin en önemli buluşlarından birisini yapmışlardır ve günümüzde de büyük önemi olan parayı bulmuşlardır.

    Lidyalılar, mimaride Tümülüsler dışında pek bir varlık gösterememişleridir. Bazı tümülüslerin içinde mermer ve kireç taşının ağırlıklı olarak kullanıldığı mezar odaları vardır ve bu odaları duvarları freskler ile süslenmiştir.

     Lidyalılar, heykelcilikte altın ve gümüş de olmak üzere madenlerden yararlanmışlardır.  Sfenksler de Lidya heykel sanatı içinde kendilerine yer bulmuşlardır. 

     Altın ve gümüş işçiliğinde oldukça gelişen Lidyalılar günümüze kadar ulaşan takılar yapmışlardır.  Aynı zamanda Lidyalılar’a ait olan gümüş kaplar, sürahiler vs. eserler de Lidyalılar’ın gümüş işçiliğindeki hassasiyetini de kanıtlar niteliktedir.

     Lidyalılar, yaptıkları el eserlerinde - başta kaseler olmak üzere -  mitolojik figürlere, bitki ve hayvanlar başta olmak üzere doğa figürlerine yer vermişlerdir. Lidyalılar, son dönemlerinde sanat alanında Helenizm kültüründen etkilenmiş ve bunu özellikle el işçiliğinde göstermişlerdir.

 

Orta Çağ Avrupası'nda Sanat 

Orta Çağ, zıtlıkların yaşandığı bir çağ olarak nitelendirilebilir. İslam coğrafyası, Rönesans’ını yaşarken, Avrupa coğrafyası ise tam tersi Papa’nın, onların kuklaları din adamları ve kralların yobaz ve gerici zihniyetleri tarafından yönetiliyor ve şekilleniyordu. 
       Orta Çağ Avrupası’ndaki bu durum bilime, sanata, düşünceye kısaca bütün pozitif alanlara yansımıştı. Bilim alanında sadece teoloji vardı ve teoloji bilimi sadece asil (!) ruhban sınıfına aitti. Din adamları ne derse o oluyordu. Nedensiz İncil’deki her şey gerçekti. Dogmalar gerçek ve esastı. Bu konuda inkar edilemez ve hatta düşünülemezdi. Sanat, bilim ve düşünceye göre yine daha az zarar görse de kendisini yeterince geliştirememişti. Sanattaki ana tema Hıristiyanlık idi.  Yani o dönemde sanat, feodal beylerin, din adamlarının ve krallara yana bir tavır almıştır.
        O dönemde sanat, soyut bir biçimde her türlü Hıristiyanlık propagandasına ev sahipliği yapmıştır. Kilise ve katedrallerden dışarı çıkamamıştır. Bu yüzden daha çok süsleme, sanat ve minyatür alanında sanat var olmuştur. Böylelikle Hıristiyan ikonografisi meydana gelmiştir. Kilise ve katedral süslemelerinde nadiren de olsa din adamlarının yanında krallar ve soylular da yer almıştır.
        Kısaca Orta Çağ Avrupası’nda sanat, kilise önderliğinde dogmalarla hareket ederek ilerlemiş ve bu düşünce tarzı zamanla ilerleyen ve kendini yenileyen teknik ve tarzlar ile eserlere yansıtılmıştır. 


Picasso ve Sanat Yaşamı

Pablo Picasso, dünyadaki en iyi ve ölümsüz ressamlar arasında sayılır. Tabloları, tablolara yüklediği çoklu anlamlar, tarzı, tablolarının çeşitli şekillerle yorumlanabilmesi, onu dünya çapında bir efsane yapmıştır. 
   Ressam ve resim öğretmeni olan babasının teşviki ile resme başlamıştır. Resim alanındaki yetenekleri kısa bir süre sonra keşfedildi. İspanyol sanat dergisi Juventut’da ilk desenleri yayınladı. Kısa bir süre sonra Paris’e gitti ve orada sirk hayatını, palyaçoları resmetti. Aynı zamanda bu tablolarda, güzel sirk yaşamının hüzünlü sahnelerini ve duygularını da tablolarına yansıtmıştır. Picasso’nun bu dönemine ‘’Mavi Dönem’’ adı verilir.  Georges Braque ile kübizm akımının kurucusudur. Bir süre kübist tarzda tablolar yapar.  Bu yüzden Picasso’nun resimlerinde şekillere ve objelere iki boyutlu yüzeyde hayat vermesi dikkat çekmektedir.  1914’e kadar kübist tarzda resimler yapmaya devam eder ve kübizmin ve kendisinin en ünlü eserlerinden biri olan Avignonlu Kızlar’ı bu süre içinde çizer.  20’lerde mitolojiden esinlenir ve klasisizmi benimser.
   Picasso, tarihteki en üretken ressam kabul edilmektedir. Bu özelliği onun Guiness Rekorlar Kitabı’na girmesini sağlamıştır.  Ayrıca Picasso 1962 yılında Lenin Barış Ödülü’ne layık görülmüştür.


Rus Mimarisi-2-Gelişim

Yeni Çağ dünya tarihine damga vuran ve kazananı kesin olarak belirleyen, günümüz dinamiklerinin temelini atan olayların oluştuğu çok önemli bir zaman periyodudur. Sanat açısından yükseliş ise Rönesans döneminde başlamıştır. Heykel, resim, mimari vs. açıdan büyük gelişmeler olmuştur. Bu gelişmelerin çoğu günümüz Avrupa devletleri ve topluluklarında olmuştur. Fakat o zamanlar Avrupa’ya göre daha mütevazı olan, birçok alanda gelişmeye çalışan Rusya’da mimari açıdan gizli gizli kendini geliştirmekte ve kendi tarzını oluşturmaktaydı.
      Slavlar genellikle ilk eserlerinde ağacı kullandıktan sonra taşa yönelmişler, daha sonra ise Bizans kültürünün etkisi ile ilk mimari yapıları olan kiliselerini yapmışlardı. Bir süre Batı tarzı benimsense de Moğol istilası sonucu kentte mimari gelişim duraksamıştı.  15.yy da Moskova’daki mimari açıdan ilerleme oldukça büyük destek gördü. Özellikle Pskov’lu mimarlar Moskova’da okullardaki gelişmelere destek verdi. 16. yy sonrası Pskov’daki okullarda mimari gelişmeler Moskova tarzını ortaya koydu. Bu tarza ait en önemli yapılardan biri olan ve aynı zaman Rus Gotik tarzının da önemli bir örneği olan,  Postnik Yakovlev tarafından inşa edilen  St. Basil Katedrali’dir.  17. yy zengin aileler Batı tarzını temel alan kiliseler yapımında mimarlara destekte bulundular. Rusya’nın o yıllarda Sibirya üzerinde sömürge oluşturma teşebbüsü,  o tarafa sanatsal alanda da yansımış ve ayrı olarak Sibirya Barok tarzı da ortaya çıkmıştır.
       Önemli mimarlara örnek olarak Andreyan Zakharov ve Vasily Bazhenov’u örnek verebiliriz.


Rus Mimarisi-4-Modernlik ve Kentsel Gelişim

7 Kasım 1917. Hem Rusya, Hem Avrupa ve hatta dünya tarihi açısından bir dönüm noktası. Çarlık yıkılmış, Lenin önderliğinde Bolşevikler hükümeti ele geçirmiş ve devrim yapmıştı. Komünizm en güçlü atağını yapmış ve Sovyetler kurulmuştu. Bolşevikler dünya tarihin derinden etkileyecek ve günümüzde de izleri bulunacak bir olaya imza atmışlardı. Bolşevik Devrimi, siyasi etkilerinden sonra sanatsal etkileri ile de kendisinden söz ettirmeyi başarmıştı.
       Sanatsal açıdan gene olarak bakarsak devrim, Sosyalizm, Komünizm, eşitlik vs. öğeler daha çok roman, şiir gibi görsel olmayan sanatlarda öne çıkmıştır. Görsel sanatlarda ise mimaride 20’li ve 30’lu yıllarda yaygınlık kazanan konstrüktivizm akımı ortaya çıkmıştır. Konstrüktivizm teknoloji ve mühendislik bilgilerinin Komünist ideolojiye uygun bir şekilde yapılar yapmayı amacını edinmiştir.  Konstrüktivizm etkisini kaybettikten sonra neo-klasik izleri görülen Stalin tarzı ortaya çıkar. Fakat bu tarz daha çok kentsel gelişim projelerini içeriyordu. Kısa bir süre sonra ise metrolar mimarinin önemini kazandı. Rus şehirleri dışındaki birçok şehirde (Bakü, Tiflis vs.)  metrolar tasarlandı.  Metrodaki sanatsal ve mimari öğeler, o şehirlerin kültür ve sanatsal tarzlarından esinlenerek yapıldı.
       Günümüze yakın zaman diliminde (1990-2000) yıllarında ibadet yerlerine önem verildi. Fakat Rus mimarisi hayranları,  bu yapıların gelişmiş olmadığını ve Ortodoks felsefesinin mimariye oturtulamadığından yakındılar. Fakat günümüzde, Moskova’da da metropoller gibi yüksek binalar, gökdelenler dikkat çekmektedir. Fakat şehrin tarihi mimari dokusu kendisini bu yapılar arasından yansıtmayı ve ilgi çekmeyi biliyor. 

Urartu Sanatı

M.Ö. 9. yy da Asya kökenli kabileler tarafında başkent Tuşpa (Van) olmak üzere günümüzde büyük çoğunluğu Doğu Anadolu olmak üzere, Ermenistan ve Azerbaycan topraklarında kurulmuştur.
Urartular, sanat alanında kayda değer eserler vermişlerdir.
        Urartu sanatı, Mezopotamya uygarlıkları olan Babil ve Asurların sanatı etkisinde kalmıştır. Urartular özellikle kale mimarisinde gelişmişlerdir. Aynı zamanda toplumun ihtiyaçları açısından yapılan kanalizasyon kanalları, yiyecek depoları, barajlar ve sulama kanalları, Urartu mimarisinin birer örnekleridir.
     Urartular, tapınaklarının içine çok kolonlu kabul salonları yapmışlardır. Bu salonlara apadana adını vermişlerdir. Urartular, bu alanda mimariye bir yenilik kazandırmışlardır.  Saraylarında ise taş ve kerpiç kullanmışlardır. Tapınaklarında ve saray odalarında da kabartmalar ve süslemeler yapmışlardır.
     Urartular özellikle el sanatlarında ileri gitmişlerdir. Bakır başta olmak üzere birçok maden, Urartu el sanatı eserlerinin ham maddesini oluşturmuştur. Ayrıca Urartular, bakırdan kalkanlar ve çeşitli savaş aletleri de yapmışlardır. Bazı el sanatları eserlerinde ise Urartu dininin de etkisi gözükmektedir. British Museum’da sergilenen boğa başlı insan heykeli, buna örnek olarak gösterilebilir.
     Urartular, her ne kadar diğer uygarlıklara göre biraz daha savaşçı olsalar da sanat alanında kayda değer bir ilerleme kaydetmişler ve günümüze kadar ulaşan, çeşitli malzemelerden eserler yapmışlardır.