Menü
Sepetin
200 TL ve Üzeri  Siparişleriniz de Anında Sepette %10 İndirim.Özel projeleriniz için iletişime geçebilirsiniz..

RUHUMUZA SANAT

  RUHUN IŞIĞI


  Fotoğraf,zamanda yolculuktur çoğu zaman...Anı yakalamaktır... Mutlulukları yeniden yaşamaktır zamanın içinde dolaşırken...Kimi zaman duygu yoğunluğuyla bütünleşir ve anıları bugünümüze taşır ,kimi zaman bugünü düne götürür.Ve fotoğraf günümüzün vazgeçilmezi olmayı başarmıştır.


   Ancak her fotoğrafta sanat eseri görebilmemiz ,imkansızdır.Bir fotoğrafın sanatı yansıtabilmesi için insanlar üzerinde derin bir içsel bakış açısı oluşturması gerekir.Gerek sosyal anlamda gerek duygusal anlamda kişinin ruhunda ve yüreğinde iz bırakmalıdır bir fotoğraf karesi.Bir sokak lambası bile görsel bir sanat barındırır içinde.İşte bunu görebilmek ve yansıtabilmektir işin sanat kısmı.Teknik anlamda fotoğrafı besleyen ışıksa, sanatı besleyen de ışıktır.çünkü hiçbir sanat ruhun ışığı olmadan yaşayamaz.Bazen tek bir fotoğraf arındırır ruhumuzun kirini...Ve yine tek bir fotoğraf hayata geniş bir perspektiften bakmamızı sağlayabilir kim bilir...


  Bizler farkında olmadan büyük bir sanatsal şölenin ortasında yaşamaktayız aslında . Ve fotoğraf sanatını icra eden fotoğrafçı bizlere rutinden sıyrılıp bu görselin farkına varmamızı sağlar.. Bazen de asla görmeye fırsatımız olmayacak durumları ayağımıza kadar sunar. Bizlere düşen ise ayağımıza gelen sanat eserini yaşamak sadece...




  TARİHSEL SÜREÇ İÇERİSİNDE SERAMİKTE ÜSLUP VE GÜNÜMÜZE YANSIMALARI


  Her insanın bir yaşam tarzı ve karakteri vardır. Bunu davranış, düşünce ve algılarıyla çevresine yansıtır. Üslub ya da tarz diye adlandırılan bu durum yaşamın her alanında karşımıza çıkmaktadır. Özellikle sanat alanında sanatçıların çalışmalarında belirgin olarak görülmektedir. Sanatçılar yaşadığı çevrenin, kültürün, çağın ve aldığı eğitimin etkisiyle üsluplarını eserlerinde ortaya koyarlar. Bu eserlerde üslup; teknik, renk ve biçim olarak uygulanır. Aynı alanda çalışan sanatçılar, benzer malzemeler kullanıp aynı konuları işleseler de ortaya çıkan eserler birbiriyle ilişkisiz sonuçlanır. Örneğin; doğa resimleri çalışan bir ressam ile aynı doğayı, aynı teknik ve malzemelerle çalışan diğer ressamın çalışmalarının sonuçları birbirinden farklıdır. Benzer şekilde tarihsel süreçte seramik sanatında da yüz yıllardır üretilmekte olan seramik kap-kacak ve artistik formlar birçok ustanın veya sanatçının elinde farklı biçimlenmiştir. Sanatçının ürettiği formlar onun teknik, renk ve biçim anlayışına göre sonuçlanmaktadır. Üretimdeki bu farklılıklar kullanılan malzeme, teknik veya seçilen alandan değil malzemeyi, tekniği kullanış ve biçimi uygulayıştaki farklılıklarındandır.


  Günümüz seramik sanatında bu işleyiş, bireysel olarak karşımıza çıkar ve aktarılmak istenen mesaj, içeriğine uygun bir teknikle birleşerek hayata geçer. Sanatçının tüm eserlerinde ortak özellik olarak üslup, gerek malzemeyi kullanışı, gerek tekniği gerekse dış dünyayı algılayışı gibi etmenlerle şekillenir.  




   SOSYALİZASYONUN GÖRSELE YANSIMASI


  Sosyalizasyon: Bireylerin doğumlarından ölümlerine kadar geçen süreç içerisinde çevresindekilerle girdiği etkileşimini ifade eden, sosyal davranış örüntülerinin kabulü ile sonuçlanan sürecin bütünüdür.


  Bu durumu şu şekilde de ifade edebiliriz bireyin sadece zekasını kullanmayı öğrenmesiyle “insan” olduğunu tam anlamıyla nasıl ifade edemiyorsak, bireylerin diğer kişilerle yaşamayı öğrenmeleriyle de “sosyal” olduklarını söyleyemeyiz. İnsanoğlu yaşamının başından beri sosyal bir kişidir fakat yaşam boyu devam eden uyarlama ve değişmelere maruz kalmasının sonucunda buna varabiliriz.


  Bireylerin toplumsal hayatlarında ki bu durumlar sonucunda ortaya koydukları eserlerde bizim için “sosyalizasyon” dediğimiz bu süreci “görsel”e taşımaktadır. Asıl olan tüm bu birikim ve tecrübelerin toplumsal yaşamda ortaya koyduğu görüntüyü, doğal olarak sanat ve sanat anlayışında da bariz bir şekilde görüyor olduğumuzdur. Özellikle bu konuya şu örnekleri vermek yerinde olacaktır, ekonomik bir bakış açısından sanat’a yaklaşan aydınların, her sanat eserinin biçim ve stilini diğer sınıflarla olan mücadelesinin belirlediği görüşlerini ifade ettiklerini görüyoruz. Davranışçı bir yaklaşımdan olaya baktığımızda da; sanatsal bir yaratım için gerekli olan aklın halini üreten sosyal ortama ve çevreye önem verildiğini ve bu durumunda ırk, din, kültür ve an itibariyle ortam’a göre şekil aldığı ifade ettiklerini görürüz. Son olarak da her şeyde olduğu gibi sanat eserinde de karşımıza çıkan meşruiyet kazandırma çabasına değinmek gerekir, özellikle klasisizm’in o egemen elit sınıfın kendi sosyal ve ekonomik pozisyonlarını sağlamlaştırma çalışmaları bu durumu en iyi ifade eden süreçtir.


  Sonuç olarak sanat yapma çabasında olan insanların, eserlerine yalnızca beceri değil birikim, tecrübe ve hayatlarını da kattıklarını bir kez daha kanıtlamış olmaktayız.Yani her eser bir kişisel yaratıcıyı temsil eder.


“Resimler, ressamların ruhlarından türetilen kendi hayatlarına sahiptirler.” Vincent Van Gogh…


  


    SÜRREAL


   Bilindiği gibi sürrealizm (gerçeküstücülük) 20.yy’ın en çılgın sanat akımıdır.Şair ve ressamlar I. Dünya Savaşı’nın yol açtığı yıkım karşısında, karanlığa kapılmış, savaşa karşı tavır alarak, bilinç dışının düşsel dünyasına yönelmeye başlamışlardı.Akıl ile akıl dışı çizgiyi yok eden bu akımın babası sayılan Salvador Dali, anılarından ve düşlerinden esinlenerek yaptığı resimlerinde eriyen saatler, gövdesinde çekmeceler taşıyan insanlar, boşlukta uçan eşyalar ile akıma damgasını vurmuştur.


  Günümüzün sürrealizminde ise durum pek iç açıcı değildir.Eminim ki sürrealizmin anlamını bilmeyen pek çok insanımız vardır.Bu durum oldukça üzücüdür.Yapılması gereken tek şey; kendimizi geliştirmektir! Çok okuyup, çok araştırmalıyız.Sanata ve sanatçıya değer vermeliyiz.Millet ve ülke olarak ancak bu şekilde gelişebiliriz.Atatürk’ünde dediği gibi: “sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir”.


  Unutulmamalıdır ki 20.yy’da insanlar sanatı yıkım karşısında daima ilerleyebilmek, yıkılmamak için kullanmışlardır.Bizlerde bu yolu izlersek, her daim yolumuz aydınlıktır…




  SÜRREALİZM Mİ DALİDEN ÇIKTI DALİ Mİ SÜRREALİZMDEN ?


  Sürrealizm mi dali den çıktı dali mi sürrealizmden.Ben işime bakarım demiş horoz.Bir bildiği olsa gerek dedim ben de öyle yaptım.Yok yapamadım sadece Dali ye baktım kaldım.Hani yolda yürürken posterden hallice resimler vardır ya.gel ablacım gel abicim ile yankılanan bir ses ile bütünleşir.Hepsi burada der.Hepsi burada.Gözünün ucuyla bakıverir sonra kalıverirsin.Çakma da olsa hallice de farketmez,Dali nin akan saatleri affetmez.Bakar kalırım.Ya siz?Sanat sanat için midir sanat toplum için midir?Yumurta meselesinin entellektüel hali olsa gerek.


  Konu ile alakalı yardımcı bir horoz yoksa kalırsınız işte öylece benim gibi.Olsun kalalım hep beraber.Ah Dali vah Dali sen neymişsin sen.Hİpnotize oldunuz mu bir Dali resmine bakarken.Ben oldum itiraf ediyorum.peki ya gala.Onu hiç kıskandınız mı?ben onu da yaptım.Hani yaptın da ne oldu derseniz hiç derim.Ama inatla da yaparım.Yine olsa yine yaparım pişman değilim vel hasıl.Dali Dali Dali.İyi ki var olmuşsun iyi ki varlığından haberdar olmuşum.iyi ki renklerinin içinde kaybolmuşum iyi ki ve iyi ki.Bıyıklarının ucundaki o çiçek endülüs köpeği olsun.Rüyalarıma da selam olsun.




  SÜRREALİZM NEDİR?


  Hangi ressamlar sürrealizm temsilcisidir? Sürrealizm yani gerçeküstücülük 1.ve 2. Dünya savaşlarında savaşın yolaçtığı yıkıma tepki olarak doğmuştur.Sürealizmin temsilcisi ressamlar kendi düşsel dünyalarındaki gördükleriyle, dışsal dünyanın imgelerini birleştirerek, birbirinden farklı çalışmalar yapmışlardır.


  Sürrealist eserlerde, ağaçların gövdeleri kitaplara, denizler bir kızın örtüsüne  benzetilmiştir.Sürealizm akımının en önemli temsilcileri kimlerdir? Sürrealizm’in ilk temsilcisi René Magritte (1898-1967) yaptığı gerçeküstü çalışmalarıyla aklın sınırlarını yıkmıştır.En çok bilinen ressam olan Salvador Dali de Sürrealizm alanında birbirinden farklı çalışmalarıyla resime farklı bir yorum katmışlardır.


   Sürrealizm dışsal algılarla ressamın bilinçaltı dediğimiz algılarını birleştirerek ,resimlerde bakış açısını değiştirmiş ve resime farklı bir boyut kazandırmıştır. 




    TÜRKLERDE MUSİKİ


   Müzik terimi, eski Yunancadaki ‘’musike’’ sözcüğünden ortaya çıkmıştır. Kültürel ve toplumsal bir organizma olan insan, var olduğu çağlardan beri algıladığı sesleri çözümleyip değerlendirmiş ve giderek sesleri bir anlatım biçimine dönüştürmüştür. Seslerle gerçekleştirilen bu anlatım sanatına ‘’müzik’’ denir. Müzik, belli bir amaç ve yöntemle, belli bir güzellik anlayışına göre işlenerek birleştirilmiş seslerden oluşan estetik bir bütündür.


   Müzik kültürü, bir ulusun kendisine, duygularına, düşüncelerine ve ürettikleri seslere dayalı dayalıdır.Türk müzik kültürü ise, bir ulusun kendisine, duygularına, düşüncelerine ve ürettikleri seslere dayalıdır.


   Türk müzik kültürü, Türk kültürüne ve halkına özgü müziksel düşünce, davranış, sanat ve yaşayış öğelerinin tümüdür. M.Ö 3000’li yıllardan itibaren Altay Türkleri, Türk kültürünün  aynı zamanda da Altay Türk müzik kültürünün de belirleyicisi olmuştur. Türklerin tarih sahnesine çıkışlarından başlayarak, günümüze kadar süregelen özgün kültürü içermektedir. Türk müziği, ozanlar daha sonra da aşıklar tarafından tarihin akışı ve hareketliliği içerisinde yakılan türkülerle bestelenmiştir. Türk müziği, Türklerin Anadolu’yayerleştikten sonra da Eski Anadolu uygarlıklarının kültür – müzik ürünleriyle etkileşimi sonucu zenginleşen, çeşitlenen müziksel sesleriyle ve sosyal farklılıkların yansımalarıyla oluşan, Anadolu insanının değerinin bir görüntüsü olmakta ve aynı hareketlilikle bugün de gelişimini sürdürmektedir.


  Türk müziğinin ilk dönemlerdeki karakteri mitik ve epik, sade ama içten ve coşkuluydu. Kökleri ve kökenleri ilk çağın derinliklerine dayanan ve tarih öncesi çağlara uzanmaktaydı. Ezgisel motifin, tekrarından kurulu biçiminde oluşan müzik, ritim açısından hareketli ve çeşitliydi. Sözler doğaçlama olup, melodi ve ritim önemliydi. Müziğin ana temelini insan sesi oluşturmaktaydı. Musiki aleti, hafifçe ritme eşlik etmekteydi.


  İlk başlarda korkulan doğaüstü güçlere (ruhlara) hem saldırma hem de onlardan korunma silahı ve bundan başka da insanlar, hayvanlar ve eşya üzerinde etki yapmak üzere kullanılan müzik şamandan başka kimsenin anlayamayacağı bir takım sözlerden oluşmaktaydı. Henüz estetik karakterden uzak, sade bir kurguyla bir sanat haline gelebilmesi için ritim ve seslerden oluşmaktaydı. Bu iki unsur eserin oluşması ve eserin icra edilmesi için en önemli ögelerdir.




   BİR KARANLIK RESSAM


  18. yüzyıl karanlık ressamı Goya; hayallerini, ait olduğu toplumun saçma ve mantıksız yanlarını açıklayan rüyalar olarak görür. Goya kendi toplumunu karanlık zihinli, aklı karışmış bir toplum olarak anlatır. Goya resimlerinde batıl inançlardan, büyülerden, kötülüklerden, insanikusurlardan, yozlaşmış bir toplumdan bahseder, bunları dehşet verici canavar ve hayvan figürleriyle anlatır.


  Charles Baudelaire Goya için şöyle der; ’Goyaher zaman büyük bir sanatçı, sık sıkta dehşet uyandıran bir sanatçı… Cervantes döneminde zirveye ulaşan, temelde neşeli ve şakacı İspanyol yerici ruhuna çok daha modern bir şey, günümüzde çok takdir gören bir nitelik, tanımlanamayana düşkünlük, hayvani özellikler edinmiş insan çizgileriyle dehşetengiz bir doğa kavramını eklemiştir.


  Gravürlerindeki siyah-beyaz-kahverengi tonlamaları, hayvan ve canavar figürleri Goya’nın iç dünyasını anlatıyordu sanki. Korkunç olanda buydu aslında,Goya’nın iç dünyası. Kimi eseri alaycı, kimisi de çok fazla düşündürücü. Ama anladığım şu ki Goya eserlerinde eleştirel bir çizgi benimsemişti. Ve eserlerinde mantıktan tamamen uzaktı.


   Gözü kör olması, Fransa-İspanya Savaşı’nın tanığı olması onun acı çekmesine sebep olur. Ve tabiki kokuşan ve yozlaşan toplum… Goya aslında birçok şeyi anlatırken kendini çizmişti. Karanlığı çok kullanan ressamın iç dünyası karamsardı diyoruz ama belki de anlattıkları ancak karanlıkla ifade edilebilirdi. Yani aslında hem anlattıkları hem de kendi bir bütündü. Çünkü oda anlattığı toplumun insanıydı.


  Goya; Bir zamanlar asillere resim yapmakla mutluyken, daha sonra başkalarının da dertleriyle meşgul olmaya başlayan bir karanlık ressam.




Empresyonizm ve Ekspresyonizm


Belki de ayırt edebileceğimiz en zor sanat akımları; empresyonizm ve ekspresyonizm. Kelime anlamı olarak benzer olmalarına rağmen, görsel olarak birbirlerinden çok farklı anlam taşımaktadırlar.


Empresyonizm; 19. yüzyılda Fransa'da ortaya çıkan, bütün sanat dallarını etkileyen akımdır. Bu akıma "izlenimcilik" de denir. Sanatçı, nesneyi izlenimlerine göre aktarır, kaynağını ışık ve gölgeden alır. Empresyonistlere göre, resimde görülen şey aynı zamanda resmin taşıdığı anlamdı. Ekpresyonistler izlenimciliğin insana retinadan başka bir şey bırakmama yönünde bir çaba olduğunu düşünüyordu. Fakat bilinmelidir ki, izlenimciler nesneyi olduğu gibi aktarmıyordu. İzlenimciler, gördüklerinin kendisinde uyandırdığı duygu ve düşünceleri esas alarak nesnelliği ikinci plana atıyorlardı.


Ekspresyonizm; 20. yüzyılda ortaya çıkan sanat akımıdır ve başta empresyonizm olmak üzere pozitivzm ve natüralizm akımlarına tepki olarak doğmuştur. Resim, mimari, heykelcilik, tiyatro, edebiyat, film ve müzik alanlarını kapsamaktadır. Ekspresyonizm "dışavurumculuk" anlamını taşır. Somut öğeleri yalnızca anlatılanı anlamak amacıyla kullanmışlardır. Nesneleri olduğu gibi aktarmak yerine, simge olarak kullanmışlardır. Sanatçının duygularının dışavurumu eseri oluşturmaktadır ve eserler yalnızca sanatçının iç dünyasını yansıtır.




HEYKEL


Heykeller; tedirgin edici bir gerçeklikle, tarihe ve günümüze ruh üfleyen medeniyet bekçileridir. 


Heykel zor bir disiplindir. Bir kütleye form vermek, düşündüğünü uygulayabilmek ve çözümlemek bir zanaatkârın değil, sanatkârın üstün meziyetleridir. Her heykeltıraş simyacı titizliği ile çalışır ve yarattığı eserinde dünyevi aklından birçok şey feda eder. Mermere hayat verir, çığlık attırır ve titretir. Yoğun bir duygusallık içinde, ketum taş parçaları eğilir, bükülür ve kasılır.


Zarif bir el, kapanmış göz kapakları, yapraklı defne dallarına dönüşen saç telleri… Tüm bunlar bize bir şeyler söylüyor olmalı!


Heykel görsel sanatların en eski dalı olabilir. Prehistorik çağlardan günümüze taşınan 3 boyutlu formu; yaşamda kalma, yeniden doğuş ve kendini bulma olarak çözümlenebilir. Heykel; erkek, kadın, hayvan vb. birçok figürü doğanın emrine sunmuş; ilk çağ insanını, medeniyetleri, kavimleri etkileyen doğaüstü güçler ve simgesel tanrılar yaratmıştır.


Heykel sanatı: Mısır, Mezopotamya, Ege uygarlıkları, Yunan ve Roma heykel sanatı, Gotik mimarisi, Rönesans, Barok mimarisi, Rokoko dönemi,20.yy Heykel sanatı gibi tarihe yön vermiş dönemlerin ve akımların kurucusu olmuştur.


Bu sanat görkemini gözler önüne sermez.3 boyutlu formu, anlatılmak isteneni doğrudan vermez ve aklınızı psikolojik gerçeklikten uzaklaştırır. Hafızanız, görüntü ötesine geçer ve bu 3 boyutlu cisim sizi zihinsel bir çabaya iter. Algıda seçilik ve kültürel altyapınız bu zihin oyununu çözümler, heykelin anatomik şifrelerini kulağınıza ve kalbinize fısıldar. 


Bernini’nin ‘’ Dört Irmak çeşmesi’’, Michelangelo’nun ‘’ Davut Heykeli ‘’ , Ron Mueck’in ‘’ Ölü Babam ‘’ adlı eseri, tüm nesillere ve kuşaklara ilham veren ve verecek olan olağanüstü çalışmalardan sadece bir kaçı. Zihinde zindelik yaratan, aklınızı, kalbinizi, ruhunuzu her zaman taze tutan bir figürünüz olsun. Kimi zaman fantastik, kimi zaman dramatolojik kimi zamanda eğlenceli kurgular sunan heykeller yeryüzünün en eski kültür mirasçıları olarak varlığını yüzyıllar boyunca sürdürmeye devam edecektir.




ARİSTOKRASİNİN BİR GEREĞİ  


    Kurallarla düşünen, yazan, çizen bir sanatçı topluluğu, onları bu kuralları uymaya iten, tabiri caizse soylular ve kalıplara sığdırılmış halk. Birbirine ‘tepki’ olarak doğmuş, deyim yerindeyse klişe bir ibare, olan sanat akımların başında klasizm gelir. Sanat, sanat içindir anlayışıyla yoğrulan klasizm, plan, proje, kompozisyon anlayışıyla başlayıp, süregelmiştir. Evrensel ve reel gerçekliği savunurken, sınırlılık, açıklık, mükemmeliyetçiliği aşılamakla kalmayıp, aristokrat kesimin ihtiyaçlarını duyumsamış, en yetkin ve en etkini lanse etmeye çalışmıştır. Eski Yunan ve Roma sanat mentalitesine dönüş olarak yorumlansa da, özgünlük ve teklik en temel ilkeleri arasında, başta gelir. 


   Bir sanat eserini, bir resmi, klasik akım başlığı altında değerlendirmek için, söz konusu eserin bilinen klasizm ya da aristokrat nitelikleri taşıması gerekir. Klasizmden söz ederken, gereklilik kipi kaçınılmaz kılınmıştır, keza çerçevesi çizilen, dışına çıkılamayan bir akımdır klasizm. Arka planında ise, Aristoteles’ in estetik sorun anlayışına dayandığına dair eleştiriler mevcuttur.  Brecht’ in eleştirdiği Poetika adlı eserinde, Aristoteles, şiir sanatının nasıl olması gerektiğini ve sınırlarını betimlediği için klasizmden tamamen ayrı olduğunu söylemek turtasız olacaktır. Karşılaştırma söz konusu ise, ortak yön şüphesiz ki, sınırlar, kurallar ve perspektif üzerinde yoğunlaşmıştır. Bir klasik akımcı ressam olarak  Leonardo da Vinci belirli nitelikler haricinde, deney ve gözlem olmadan, evrendeki hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını vurgulayarak klasizme bir katkı daha yapmıştır.





OSMAN HAMDİ BEY


1842 yılının kış aylarında İstanbul’da doğan Osman Hamdi Bey, Türkiye’nin ilk arkeoloğudur. Sayısız kazılara katılmış, birçok eserlerin gün yüzüne çıkmasını sağlamış, batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eser akışını engellemek için kanun düzenlettirmiştir.  


Bulunan eserleri kaydetmek, nemden ve rutubetten korumak ve gelecek nesillerin de kolaylıkla erişmesini sağlamak için Arkeoloji Müzesinin temellerini atmıştır. 


İstanbul’un en güzel semtinde, Topkapı Sarayı’nın yanı başında, her bir yeri titizlikle, ustalıkla yapılan müze, 1992 yılında Avrupa’da 45 müzenin katıldığı yarışmada birinci olarak Avrupa Konseyi tarafından “Yılın Müzesi” seçilmiştir. 


Bahçesine girdiğiniz anda sizi büyüler. Bambaşka bir şehideymişsiniz gibi… Bir anda içinizi huzur kaplar. Önce “şu banklara oturayım da seyredeyim.” dersiniz. Yanınızda kitap taşımadığınız için kendinize kızarsınız. 


Kendisine bakılarak kitap okunacak, hayaller kurulacak en güzel yerdir. Ellerinde çizim defterleri olan turistler görürsünüz. Kültürlerine şaşırışınız. Yanlarına gidip nasıl çizdiklerine bakarsınız. O sırada yanınıza bir kedi gelir. Kendini size sevdirir ve tarih kokan yerde kaybolup gider. 


Üzerinizden şaşkınlığı attıktan sonra “İçeride neler var?” diye meraklanırsınız. İçeriye girip kaybolursunuz. Evet, içeride kaybolunmalı. Bunca yıldır nasıl böyle korunduklarına şaşılmalı. “Kim düşünmüş ?”diye sormalı. Osman Hamdi Bey’i tanıdıktan sonra onun ileri görüşlülüğüne, sanat anlayışına hayran olunmalı. 


Osman Hamdi Bey arkeoloji çalışmalarının yanında resimle de ilgilenmiştir. En bilinen tablosu “Kaplumbağa Terbiyecisi” dir. Bir ülke değişirken, dünya değişirken Türkiye’ye kazandırdığı bu dünya mirası için kendisine ne kadar minnettar olsak az. 


Sizler de mutlaka görmelisiniz. Hiç ilginiz olmasa bile ufkunuzun genişleyeceğinden emin olabilirsiniz.


www.canvasci.com adresinden yağlı boya çalışmaların en güzel kanvas tablolara  dönüşmüş tablolarını alabilirsiniz.




Renklerin Anlamları ve İnsan Üzerindeki Etkileri


Siyah Renk


Siyah (ya da kara), bir renk değil renksizliktir.


Çünkü, aslında siyah renk yoktur. Bundan dolayı doğada siyah renk bulunmaz, fakat ışığı emen ve yok eden yerler siyah olarak algılanır. Işığı emen ve yok eden siyah, hüznü, yalnızlığı, sıkıntıları ve endişeleri hatırlatarak karamsarlığı artıcı etkiler gösterebilir. Ölümü çağrıştıran siyah, genellikle matemin rengi olarak bilinir. Siyah renk aynı zamanda, gücü, soyluluğu, ağırbaşlılığı, hırsı ve tutkuyu ifade eder. Konsantrasyonu arttırır.


Gücü ve soyluluğu çağrıştırdığı için makam araçlarında en çok kullanılan renktir. Siyah renk, hakim olduğu ortamlara gizem katar. Karamsarlığı arttırabileceğinden özellikle çocuk odalarında kullanılmamalıdır.


Siyah rengi seven insanlar genellikle öz güveni yüksek, azimli ve kararlı kimselerdir. Kendi kararlarını kendileri vermek isterler. Bu özellikleri ile iş hayatında başarılı olabilirler, fakat inatçılık ve aşırı hırs gibi olumsuzlukları dengelemeleri gerekir. Ayrıca, siyah giyen insanların ruhsal sorunlarının daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Özellikle çocuklarda inatçılığa ve depresyona neden olabilir.


Siyah renk, kendine güveni ve konsantrasyonu arttırır. İnatçılığa ve hırsa neden olabilir.




   ZAMANI YAŞATMAK

   Her saniye her dakika çok çok önemlidir. Yiyip tükettiğimiz her anın güzelliğini ve çirkinliğini fotoğraflamak, maziyi  o fotoğraflara konumlandırmak,  tekrar mazinin gözümüzden bir şerit gibi geçmesi tarifi imkansız bir duygudur.Tarifi imkansız duygular girince mevzuya sanatın içine düşmüşüz demektir.Sanat birazda tarifsiz duyguların dışa vurumu değil midir?


  BAROK

  Daha çok mimari alanda kendisini gösteren bu akım 16.-18. yy de kendisini göstermiştir. İlk başta müzik ve edebiyatta ortaya çıkmıştır. Görsel sanatlarda ise resimde etkisini göstermeye başlasa da mimaride oldukça büyük bir etki göstermiştir. 

   Barok kelimesinin etimolojisine baktığımızda, Portekizce dilinde, ‘’eğri- büğrü, garip şekilli inci’’ anlamına gelen ‘’barucca’’ dan geldiğine görürüz.  Bu sözcük, Rönesans üslubunu kullanmak ve savunmakta direnen kişiler için küçümseme anlamında kullanılmıştır. Çünkü Rönesans’a göre daha yeni olan Barok tarzı, Rönesans’a tümüyle karşıydı. Barok döneminde yapılan mimari yapılar tasarımcının yaratıcılığının ve mimari bakış açısının da göstergesiydiler. Barok öncesi akımlarda, özellikle Rönesans döneminde sanat daha çok doğayı taklit etmeye dayanırken, bu akımda ise doğayı şekillendirme söz konusuydu. Barok’un hakim olduğu dönemde mimari yapılarda ve bu yapılardaki çizim, heykel vs. yapılarda ana tema ve konu –özellikle İtalyan kiliselerinde- mitoloji ve Tanrı gibi metafiziksel konulardı. Bu dönemin gösterişli şatolarına halkın yaklaşması dahi yasaktı. Özellikle Viyana ve çevresindeki Alman kültürünü benimsemiş önemli kültür ve medeniyet birikimine sahip olan şehirler Barok tarzından nasibini almıştır. 

    Günümüzde bu akıma örnek olarak gösterilebilecek en önemli yapı olarak Paris’teki Versay Sarayı örnek olarak gösterilebilir.



  Ekspresyonizm


   İzlenimcilik, olguculuk ve doğalcılığı reddeden sanat akımıdır.  1900’lerin başında kendisini göstermiştir.  Ortaya çıkış yeri Almanya’dır. Burada kişinin iç dünyası ve duyguları, doğanın olduğu gibi temsil edilmesi gerektiği görüşüne karşı çıkar. Nerdeyse Almanya’da filmden, müziğe ve resme kadar birçok sanat dalında etkisini göstermiştir. Anti-naturalist üslubundan dolayı realizme de karşı çıkar. Bu yüzden bu akımda öznellik ve subjektiflik dikkat çekmektedir.

   Bu akım, yerleşik toplum kurumlarının sıkıcı düzenine ve otoritesine baş kaldırarak ezilenin, yoksulun, dışlanmışın yanında olmuştur ve resimlerinde de bu öğelere iç dünyalarıyla birlikte oldukça fazla bir şekilde yer vermişlerdir. Bu akımda sanatçının amacı iç dünyasını çizim, renk ve şekil ile dışarı vurmaktır ve bu yüzden geleneksel kurallara karşı çıkar.  Sanatçı iç dünyasını bozulmuş çizimler ve abartılı renk kullanımı ve şekiller ile belirtir, çünkü amaç doğaya ve onun kuralcılığına karşı tabuları yıkmak ve iç dünyayı özgürce ifşa edebilmektir.

   Bu akım birçok önemli sanatçının eserlerinde kendisini göstermiştir. Bu önemli sanatçılar içerisinde kendi odasının resmini de bu akıma bağlı olarak çizen Van Gogh ve  hayat kadınlarını betimlediği Sokak, Berlin isimli tablosuyla Kirchner örnek olarak gösterilebilir.



İslam Mimarisi İlk İzler ve Oluşum


    Dünyada birçok mensubu bulunan İslam dini, şiir başta olmak üzere edebiyat alanında etkisini oldukça fazla hissettirmiştir. Görsel sanatlar alanında ise minyatür ve mimaride kendisini belli etmiştir. Fakat İslam mimarisi, başlı başına bir tarz olmuş ve birçok yapıyla günümüze kadar gelmiştir.

    İslam mimarisinin en temel öğelerini, camiiler oluşturur. İslam, geniş coğrafyalara yayıldığı için ve değişik kültürleri etkilediği için, Dünya’nın değişik yerlerinde değişik şekillerde var olmuş ve etkisini göstermiştir.  İslam, Arap yarımadasında ortaya çıkmıştır. Ortaya çıktığı coğrafya, mimari alanda gelişime müsaade edememiştir. Bu dönemdeki en ünlü mimari esere Mescid-i Nebevi’yi örnek verebiliriz.

     Derme-çatma mimarinin bırakılıp, gerçek mimariye geçiş Emeviler döneminde olmuştur.

Oldukça geniş bir imparatorluk olan ve topraklarındaki eski medeniyetlerinde mimari eserleri olan Emeviler, topraklarındaki eski mimari eserleri İslam unsurları ile süslemişlerdir. Özellikle Emevi sanatı, her ne kadar temelinde İslam mimarisi etkisi taşısa da, İran-Sasani, Roma, Bizans ve Yunan mimarilerinden etkilenmiştir. Bu yüzden Emevi eserleri, içlerinde bir nevi çok kültürlülüğü de barındırır.  Örneğin Emeviye Camii, bu durumu kanıtlar niteliktedir. Çünkü süslemelerinde Yunan ve Bizans mimarilerini etkisi görülmektedir.

     Abbasiler döneminde ise çalkantılı siyasi olaylardan dolayı, sanat alanında ve bununla birlikte mimari alanda da gelişim yaşanamamıştır.


Klasisizm

   Klasisizm görsel sanatlar ve edebiyat alanında 16. yy. da, Rönesans döneminde, ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkış yeri İtalya olsa da daha çok resim vs. görsel sanatlar alanında kendisini göstermiş, edebiyat alanındaki etkisini 17. yy ortalarında Fransa’da etkisini göstermiştir. Özellikle görsel sanatlar alanındaki en büyük etkisini resimde göstermiştir.  

   Klasisizm antik dönem Yunan ve Latin sanatını benimser ve örnek alır. Klasisizm bünyesinde oldukça fazla kriter ve temel öğe barındırır. Ahenk, idealizm, güzellik, ihtişam ve asilliği bu temel öğelere örnek olarak gösterebiliriz. Bir eserin klasik olabilmesi için bu temel öğeleri içinde barındırabilmesi gerekmektedir. Klasik bir eser bir tarzın  en ahenkli ve uyumlu dışavurumunun bulduğu eserdir. Bu akımın temelinde Rönesans soylu zümresinin yani aristokrasisi yatar.

   Dan Brown’un da kitabında bahsettiği gibi içinde oldukça iyi yerleştirilmiş subliminal mesajlar bulunan Mona Lisa bu akımın en önemli örneklerinden biri olarak gösterilmektedir. Bu akımın en önemli temsilcileri arasında çizgi filmin kilometre taşı olan Walt Disney’in subliminal mesaj alanında ilham aldığı Leonardo Da Vinci ve başka bir ressam olan Raffaello örnek olarak gösterilebilir.


Minyatür Sanatı

Minyatür, bir objenin küçültülmüş örneğidir. Minyatür kelimesi, İtalyanca’daki minature kelimesinden gelmektedir. Minyatür, doğu menşeli, çeşitli konuları içinde barındırabilen bir çeşit küçük resim sanatıdır. Klasik resim sanatından farkı,  resimler daha küçük boyutludur.
      Minyatür, Doğu’nun resim tarzıdır.  Minyatür sanatında en ileri ülke, fethettiği çeşitli ülkelerin kültürlerini içinde barındıran ve bu çok kültürlülüğü sanat tarzında da gösteren İran olmuştur.  Birçok otorite, minyatür sanatının doğudan batıya geldiğini savunmaktadır. Türk toplumu da minyatürde oldukça başarılı örnekler vermişlerdir. Özellikle Selçuklular döneminde İran ile ilişkilerinden dolayı minyatür sanatı alanında verilen eserler artmış, Osmanlı döneminde bu durum had safhaya ulaşmış ve minyatür sanatı alanında Türk kültüründe en başarılı örnekler bu dönemde verilmiştir. Özellikle Fatih Sultan Mehmet dönemi, minyatür sanatı için bir kilometre taşı olmuştur.
      Batı ve Doğu medeniyetleri minyatür sanatlarında konu farklılığı dikkat çeker. Batı
‘da daha çok dinsel konulara ağırlık verilmiştir. Baskı makinesinin icadı ve yaygınlaşması ile Avrupa, minyatür sanatında ilerlemiştir. Fakat 12. yy dan sonra dinsel konuların dışına çıkılmıştır.
     18. yy da minyatürün beşiği İran’da resim Batı etkisine girmiştir. Aynı zamanda Osmanlı’da çeşitli düşünce akımlarından etkilenmiş ve resme ilgi duymuştur. Fakat minyatür sanatı yok olmamış ve geleneksel bir sanat olarak etkisini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir.

Postempresyonizm

Postempresyonizm ( ileri izlenimcilik ) akımı, 19. yy sonlarında ortaya çıkan Fransa menşeli bir akımdır. Empresyonizm ( izlenimcilik ) akımına tepki olarak doğmuştur. 
     İleri izlenimciler, her ne kadar sanat deneyimlerine izlenimcilik ile başlamışsalar da, zamanla sınırları aşmayı ve resimde özgün anlatım amacını güderek hareket etmeye ve eserlerine de bu amaçla yön vermeye başlamışlardır. İzlenimcilik akımında olduğu gibi canlı, parlak ve doğal renkleri kullanmaya devam etmişlerdir.  Fakat farklı  bakış açılarına yer vermişlerdir ve farklı teknikler kullanmışlardır. 
     İleri izlenimcilik, terim olarak ilk defa Roger Fry’ın ölen sanatçıları anma adına organize ettiği 1910 yılındaki bir sergiden sonra kullanılmaya başlanmıştır.  
     İleri İzlenimciler, eserlerinde kullandıkları renklerden dolayı İzlenimci olarak nitelendirilseler bile hislerine uygun biçim ve şekiller oluşturarak, izlenimcilikten ayrılmışlardır.  İzlenimi kullanmak bir amaç iken, ileri izlenimciler için bu durum bir araca dönüşmüştür. Böylelikle sanatçı eserinde kişiselliğini ve sanat tarzını ortaya koyabilme amacı gütmüştür ve birçok sanatçı da bu alanda başarılı olmuştur.  Bu yüzden ileri izlenimcilerin eserlerinde özgün tarzları ve kişisellikleri netçe görülebilmektedir. 


Sanayi Devriminin Sanata Etkisi

Sanayi Devrimi, Avrupa’da köklü değişimlere yol açmıştır. Yeni toplumsal tabakalar ortaya çıkmıştır (mavi yaka – işçi sınıfı).  Sanata ve sanatçıya bakış açısı bu köklü değişimler ile birlikte değişmiştir. Özellikle 19. yy dolaylarında burjuva sınıfı sanata ve sanatçıya balta mali destek olmak üzere çeşitli şekillerde destek vermişlerdir. Bununla birlikte bazı sanatçılar, burjuva sınıfı adına çalışmışlardır.
    Özellikle teknoloji ve bilimsel alandaki gelişmeler sanatçıları da etkilemiş ve değişik üretim biçimleri sonucu eser sayısı artmış ve çeşitlenmiştir. Maliyet düşmüştür. Fotoğraf makinesinin icadı, sanat dünyasında yeni görüşlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. 1850’lerde fotoğrafçılık ticarete dökülmüştür. Özellikle burjuva sınıfının portreye olan ilgisi, fotoğrafçılığın gelişiminde ve moda kazanmasında da etkili olmuştur.
    Sanayi devrimi sonucu reklamcılık sektörü ortaya çıkmıştır ve telefon, posta, telgraf vs. iletişim araçları icadı sonucu bu sektör tüm dünyada bir anda tanınır ve uygulanır hale gelmiştir. İletişimin yaygınlaşması sayesinde sergiler tüm dünya tarafından takip edilebilir hale gelmiştir. Reklamcılık sektörüne sanatçılar hakim olduktan sonra bu sefer afiş sanatı ortaya çıkmıştır.
    Sanayi devrimi sonucu sanat her yere ulaşmıştır. 18. yy de Avrupa menşeli Oryantalizm hareketi,  gün yüzüne fazla çıkmamış kültürlere ve toplumlara merak duyulmasını sağlamış ve böylelikle sanat her yere yayılmış, kültürler arası etkileşim had safhaya ulaşmıştır.  


ANİMASYON

Anime, çizgi film ya da animasyon anlamı taşıyan Fransızcadan gelen Japonca bir kelimedir. Genellikle mangaların sinema veya televizyona uyarlanarak hazırlanan halidir. OAV veya OVA adı verilen videolar şeklinde görücüye sunulabilirler.
Osamu Tezuka Japonya da animenin babası olarak bilinir. Çok genç bir yaşta 8mm’lik kamerasını kullanarak kısa animeler çekmeye  başlamış ve bu animelerin de Walt Disney ve Max Fleischer’ın çizgi filmlerinden örnek almıştır. Çizgi film tarihi 20. Yy. başında Japon asılı film yapımcılarının Almanya Rusya ABD ve Fransa da ki animasyon becerilerini keşfetmesiyle başlamıştır. Bu zamanlarda Japonya da filmlere iyi bir seçenek olarak hikaye anlatımı sunabilen animasyon oldukça ünlü olmuştur. Amerika da filmler gösteriler ve şovlar için oldukça çok paralar harcanırken, Japonya da böyle bir durum yoktu bütçe çok düşüktü ayrıca oyuncu ve yer eksikliği vardı. Üstelik batılı aktörlere de benzemedikleri için ABD ve fantezi dünyasında Asyalı oyuncuların var olmasını da imkansız kılıyordu. Animasyonun değişik kullanımları Asyalılarla alakası olmayan karakterlerin ve yerlerin yaratılmasına da zemin hazırlamıştır. 1970 yıllarda manga çizimleri çok fazla ün kazanmıştır. Bu çizimlerin ilgi çekmesi üzerine animasyonlarda kullanılmaya başlamışlardır, özellikle Osamu Tezuka efsane haline gelmiştir.